16 Mart 2012 Cuma

Yayınlandı Mart 16, 2012 gön: ve 0 yorum

Süleyman Demirel'in Türk siyasal hayatı içerisinde Ordu ile ilişkileri birinci bölüm


 Türkiye gibi demokratik deneyimi itibariyle batılı örneklerinden hayli geride kalan ülkelerde Ordu, siyasal rejim üzerinde belirleyici bir konuma sahiptir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin geçmişten aldığı geleneksel miras, "Rejimi Koruma ve Kollama "ilkesinin yürütücüsü etkin bir güç olarak demokrasinin koruyucusu konumunu üstlenmesine neden olmuştur. Ayrıca demokratik oluşumların vazgeçilmez kurumlarından olan siyasal partiler ve onların liderlerinin izleyeceği stratejiler üzerinde çok önemli etkide bulunmaktadır. Devletin varlık koşullarını tehlikeye düşürebilecek her türlü resmi ya da gayri resmi tehdit unsurlarının bertaraf edilmesi gerektiği stratejisinin temelinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin "ulusal güvenlik","Devletin birlik ve beraberliği" gibi ilkelerle donanmış olmasının payı büyüktür.

Türkiye de Silahlı Kuvvetlerinin siyasal yaşam üzerinde bu denli etkide bulunmasında çok partili siyasal hayatın başlatıcısı konumunda olan DP ve CHP arasında bitip tükenmek bilmeyen sağlıksız iktidar kavgalarının önemli bir rolü olduğu bir gerçektir. Ayrıca Hükümet icraatlarındaki yaşanan plansızlık iki kutuplu düşünce yapısının giderek tüm toplum katmanlarına yayılmasını kolaylaştıran bir başka etkendir. Siyasal aktörlerin uzak görüşlülükten payını almayan bu tür kısır siyasi çekişmeler, Ordu'nun her zaman bir kurtarıcı rolünü üstlenmesini kolaylaştıran bir etken olmuştur.

Türkiye’nin askeri darbelerle örülen siyasi tecrübesinde kaçınılmaz bir şekilde yakın tarihe damgasını vuran en önemli siyasi şahsiyetlerden biri belki de en önemlisi Süleyman Demirel'dir. Demirel'in Ordu karşısında izlediği stratejinin Türkiye’nin Siyasal Kurumlarının idare ve işleyişine,siyasal aktörlerin topluma bakış açılarına kadar bir dizi etkide bulunmasının Türkiye'nin yaşadığı Siyasal demokrasi deneyimi üzerinde çalışan çok sayıda siyaset bilimcinin teslim etmek zorunda kaldığı temel bir nokta olması, bu konu üzerindeki hassasiyeti artırmaktadır.

Çalışmamda Demirel'in Silahlı Kuvvetlere karşı izlediği stratejinin zaman içerisinde aldığı değişiklikleri sunmaya çalıştım. Demirel'in Ordu ile ilişkilerde (ki pek çok alanda olduğu gibi ) yaklaşımının çift söylemli olduğu, yeri geldiği zaman askeri kesimle uzlaşmacı yolda yatıştırıcı bir kimlik üstlendiği bazen de husumet belirten milli irade merkezli bir anlayışı içerdiği bu ikili söylemi bir arada kullanmaya çalıştığı bu söylemlerin değişimi ve yönünün ülkenin içinde yaşadığı genel ortama siyasi gelişmelere, konjonktüre ve parti atmosferine göre şekillendiği çalışmamdan anlaşılabilir.

Demirel 1924 İsparta İli İslamköyünde doğmuştur. 1941 Yüksek Tahsil için İstanbul'a gitmiş, 1948 yılında evlenmiştir. 1949 Elektrik İşleri Etüd İdaresinde çalışmaya başlayan Demirel, İlk Türk Mühendisi olarak staj için 1950'de ABD'ye gönderilmiştir. 1952 yılında Seyhan Barajı inşaatını yürüten büronun amiri olarak görülen Demirel 1954 yılında Barajlar Dairesi Reisi Başkanı ve 1955 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürü olmuştur. Demirel'in 1962 yılındaki Adalet Partisi Büyük Kongresinde Gümüşpala'nın sac ayaklarından Saadettin Bilgiç,Mehmet Turgut, ve Faruk Sükan'ın desteği ile Genel İdare Kurulu'na seçilmesiyle ilgili İsmet Bozdağ ilginç bir anektod anlatır. Buna göre 1964 Kongre arifesinde Mehmet Turgut'un Demirel'e

-Daha şimdiden 1200 oyun üstünde oy toplayacağın anlaşılıyor.Başkanlığını garantiye girdi.Bu oylar artabilir.Seni birlikte destekleyeceğiz.Fakat şartımız var dedi. Bunun üzerine Şartınız nedir? diye soran Demirel 'e Mehmet Turgut'un "Takımı değiştirmeyeceksin, bu arkadaşlarla çalışacaksın" şartını kabul ettiğini ama Demirel'in seçilmesinin hemen ardından Genel İdare Kurulu'ndan istifa ettiğini ve istifasına gerekçe olarak Demirel'e "Bize bu takımla çalışacağına söz verdin. Saadettin Teşkilat Başkanı, sen Genel Başkan olacaktın. Ama Bilgiç'i Teşkilat Başkanlığına seçtirmeyerek ahde vefanı bozdun" suçlamasında bulunduğunu belirtmektedir. Aslında Demirel'in çalışma arkadaşlarına gösterdiği bu stratejinin temelinde sonraları zaman ve zemine göre değişen "Dün Dündür,Bugün Bugündür" sloganı ile adeta kemikleşen iki söylemli anlayışın ipuçlarını yakalamak mümkündür.(1)

Demirel askeri dönemin baskılarının koşullarında üstü örtülü de olsa AP'nin mirasçısı bir parti olduğunu vurgulamaya özen göstermiştir. Bu partinin genel ideolojisinde ve politikalarında en baskın faktör Silahlı Kuvvetlerdir. 1961-1965 dönemi sivil görünümlü koalisyon hükümetinin varlığına rağmen Ordu iktidarı dönemidir ve bu hassas platform içinde AP'nin lideri Demirel'in Ordu karşısında izlediği zor ve ince bir denge politikasının analizi Türk Siyasi Hayatının gelişim çizgisinin seyrini anlamak hususunda çok önemli ipuçları verecektir.(2)

Abdullah Uraz, Demirelin siyasi muhaliflerine rağmen siyaset sahnesindeki uzun süreli koşusu için ilginç bir anı naklediyor. Rauf Tamer, 1993 Mart ayında CHP'li İsmail Arar 12 Mart döneminde Adalet Bakanlığı yaparken ona sormuşlardı; 

-Efendim, Demirel bir defa daha Başbakan olabilir mi? sorusuna

-Güldürmeyin insanı şeklinde cevap vermiştir. Ama Demirel bu sözün söylendiği tarihten itibaren dört defa başbakan olmayı başarmıştır.(3)

Demirel, Silahlı Kuvvetlerin belli aralıklarla siyasi otoriteyi sekteye uğratması konusunda Orduya karşı tavır içinde değildir. Düzenli periyotlarla darbe yapmasına rağmen Orduya karşı kin duymanın devletle kavga olduğunu düşünür. "Silahlı Kuvvetlerin adını, gücünü, ağırlığım kullanarak darbe yapanlar, muhtıra verenler daima bunu Ordu yapmış göstermişlerdi. Daima güvenlik koşulu gerekçe yapmışlardır. Askerlerle en ufak bir kırgınlığım olmamıştır. Beni halkımın getirdiği makamdan indirenler, kapımdan alıp götürenler, bir ay bir sene sonra hatıra gelip başka bir yere koyanlar, anayasal madde koyarak benim milletime hizmetten alıkoyanlar asker diye saymadım, hiç düşünmedim, çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti için varım ben. Türk milleti olunca Türk Devleti vardır. Böyle Düşündüğüm zaman askersiz bir Türkiye olabileceğine hiç kani olmadım. Devletimin ve milletimin askerine tavır takındığım zaman devletime ve milletime hizmet yapmam mümkün değildir."(4)

Abdullah Uraz'a göre Demirel'in siyaset anlayışında kin duymaya yer yoktur "Barışmasını bilmeyen kimsenin siyaset yapmaması gerektiğini" söyleyen Demirel, kendisini iktidardan indirerek Zincirbozan da askeri bir tesiste ikamete mecbur bırakan Kenan Evren'e Başbakan olduğu zaman her ay bir Bakanını ülke meseleleri hakkında bilgi verdirmeyi düşünür.(5)

Gerçekten Demirel bir yandan, Sivil Politik Yaşamı denetleyen politize olmuş bir Ordunun gözünde meşruiyet sağlayıcı incelikli politika gütmüş, öte yanda seçmenlere karşı partinin Menderes'in devamını ve tarihsel mirasını devraldığını vurgulamaya çalışan parti siyaseti izlemiştir.

Demirel askerin siyasetle uğraşmaması gerektiğini belirtir. Zincirbozanda kaldığı günlerde Nazlı Ilıcağa yazdığı bir mektupta bu konuda Kemal Atatürk'ün şu sözlerini delil olarak getirmektedir. "Anadolu ve Rumeli Müdafa Hukuk Cemiyeti S Umdesinde geçen, Hakimiyet bila kaydü şart miletindi. İdare usulü halkın mukedderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Milletin hakiki ve yegane mümessili TBMM'dir diyor. Bunca yıl geçtikten sonra geri gitmiş olmaya yanarım. Memleketin genel hayatında Orduyu siyasetten tecrit etmek ilkeleri Cumhuriyetin daima sözünü ettiği bir esas noktadır. Şimdiye kadar takip olunan bu yolda Cumhuriyet Orduları vatanın emin ve metin hamisi olacak kuvvet mevkiinde kalmışlardır diye buyuruyor. Yine Ekim 1927'de Efendim kumandanlar askerlik vazife ve icabatını düşünürken ve tatbik ederken dimağını siyasi mülahazalarının tesirinde bulundurmaktan kaçınmalıdırlar. Siyasi cihetin icabatını düşünen başka vazifedarlar olduğunu unutmamalıdırlar" diyor Atatürk.
25 gündür Zincirbozandayız. Buranın kapısında resmi makamların astığı kağıtta dışarıda gelenlere hitaben şöyle yazıyor ve sayın misafirler! Toplu ve korumalı ikamet yerine hoş geldiniz.! Yakınlarınız sıkıyönetim komutanının nezaretinde eşsiz güvenli ve toplu olarak ikamet etmektedirler. Bu ikamet bir tutukluluk veya adi nezaret altında bulundurmak hali değildir" demektedir. (6)

Süleyman Demirel, siyasal hakların iadesi sorunlarına ilişkin insan hak ve özgürlüklerinden yana tavır alarak siyasete başlamıştır. Buna örnek olarak AP genel başkanlığına adaylığını koyuş nedenlerini açıkladığı Ankara İl kongresi açılış konuşması verilebilir.(7)

"Refahın temeli huzurdur. Gerek huzur, gerek refah ancak demokratik düzen içinde mümkündür. Birlik ve beraberlik ruhunu yaratmak gerekmektedir. Tanzimatın üzerinden 125 sene geçti. Türk vatandaşı hak temel insan hakları bakımından huzur içinde değil, endişe ve korku içindedir. Fikirlere, siyasi kanaatlere, inançlara, coğrafi duruma göre hiçbir tefrik yapılmadan saygılı olmak lazımdır"

Demirel'e göre Refah devleti ve kapitalist kalkınma sol ideolojiye karşı alternatif bir kalkınma yolunu da açacaktı. Böyle bir tavır Ordu-CHP, basın ve gençliğin üzerinde olumlu bir meşruiyet sağlayan bir unsur olacaktı.

"Aşırı solun, hızlı kalkınmayı, baskın propaganda vasıtası olarak kullandığı her vesile ile görülmektedir. Hızlı kalkınma ve refah vaat eden aşırı sol propagandacılar insanı kendi tahakküm ve istibdat maksatlarının basit bir aleti olarak kullanmak istemektedirler. Kendi kendini tashih etme gücüne sahip hürriyetçi rejimlerin sosyal adalet içinde her türlü sosyal mücadeleleri lüzumsuz kılabileceğini göstermiştir" (8)

Demirel, 1961 Anayasasının siyasal iktidarların otoritesini kıstığını bildiği için "Demokratik Otorite" olarak nitelendirdiği bir gücün yerleşmesi için mücadele etmiştir. "1961 Anayasası icra iş görsün diye yapılmamıştı. Hükümete yetki değil görev verilmişti. 1961 anayasası ile ve ona uygun olarak çıkarılmış kanunlarla devlet güvenliğini sağlamanın ülkeyi idare etmenin imkansızlığını 1969 seçimlerine girerken yüce milletimize arz ettik, ancak anayasayı değiştirecek güce sahip olamadık. Daha sonra 1971 bunalımı ile karşılaşıldı. Öngörülen değişikliklerin çoğu 1971 buhranı sonrasında gerçekleşti. Gerçekten Anayasa ile insan hak ve hürriyetleri sağlam teminata
bağlanmış, müessese kurulmuştur. Ancak haklar ve hürriyetler kötüye kullanılırsa devlet düzeninin ve rejimin kendi kendisini nasıl savunacağı açık, kesin tedbirlere bağlanmamıştır. Her türlü haksızlığın ve kötülüğün ekseriyeti elinde bulunduran siyasi iktidarlardan geleceği düşüncesinden hareket edilerek, iktidar otoritesi frenlenmiştir.(9)

Demirel'in şikayet ettiği Anayasa dışı cereyanlar olarak nitelendirdiği komünizmin önlenmesine yönelik yürütmeyi güçlendirici önlemler, 1971 müdahalesini yapan komutanlara nasip olacaktı.(10)

Sakallıoğluna göre Demirel, tehlikeli bir şekilde devletin varlığını tehdit eden anayasa dışı cereyanlardan komünizmin yükselişini engellemek için yine en büyük işbirliğini Ordu ile gerçekleştirmiştir. Yine Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, kurulmasında, Olağanüstü Hal Yasasının çıkarılmasında, Sıkıyönetim Yasasının bazı maddelerinin sertleşmesinde Demirel en büyük işbirliğini SK'ile yapmıştır. O yüzden AP düzenin mimarı olan SK'in gözünde zor reddedilir bir konumdadır (11)

Demirel, Kemalist asker-sivil kesimin duyarlı olduğu bilinen irtica, laiklik ve Ordu konularında statükonun yanında yer aldığını ısrarla belirtmiştir.

"İddia, irticaimi teşvik gördüğü irticaya müstenit bir seçim düzeni yaratılmak istendiği, iktidarın anayasayı değiştirecek çoğunluk sağlayıp, adalet, Ordu ve Cumhuriyetin temellerini tam tersine çevirmek çabasında bulunduğu şeklinde ifade olunmuştur. Biz daima millete ve Cumhuriyete inandık. Bizim için Cumhuriyeti müdafaa etmek bir şereftir" demektedir.(12) Ancak Demirel'in ısrarla öne sürdüğü Seçim demokrasisi ve seçmen iradesini hedefleyen"Milli İradeci Görüş" hiçbir zaman askeri çevreler nezdinde itibar görmemiş iktidarının kesintiye uğramasını engelleyememiştir.

AP'nin kuruluşundan 27-29 Kasım 1964 2. büyük kongrede başkan seçilen S.Demirel'e gelinceye kadar izlediği alttan alan, tavizler veren ve " Orduya bağlı politika"
anlayışı Demirelle birlikte " Orduyu tarafsızlaştırarak onunla yakınlaşma " dönemine girmiştir.

Kurtul Altuğ, Demirel'in bu incelikli çizgisini itiraf etmek zorunda kalmıştır. Süleyman Demirel 1965 seçimlerinde 12 mart olayına kadar rahat, huzur günü görmeden başbakanlık yaptı. Nedense o günlerden bu yana, Demirel 'e hep siyasete düşen zoru başarmak olmuştur.(13) demektedir.

1965 Kasımında "Bana bayrağı teslim ederseniz kısa zamanda burca dikeceğim" diye siyasetle mücadelesinde bir gaza ruhuyla hareket eden Demirel'in hırs ve şevkini önündeki seçim yenilgisi bile etkilemeyecektir.(14)

AP'nin kuruluşundan beri izlediği titrek siyasette Demirel 1965 seçimlerinde % 52.8 yüksek bir oy oranı almasına rağmen SK' nin iç politika üzerindeki vesayet, etki ve baskısı arka planda da olsa sürmektedir. Ordu'nun siyasal sürece müdahele beklentisi sık sık gündeme getirilmektedir. Bu darbe söylentileri üzerine Demirel, yaptığı açıklamada TSK'nin milli iradeye karşıt imiş gibi göstermeye çalışan sorumsuz kimselerin işi olarak nitelendirmektedir. "birtakım gayri-mesul kimselerin TSK'ni politikanın içinde ve milletin iradesinin karşısında imiş gibi gösterme gayretlerine devam olunduğunu zaman zaman esefle müşahade etmekteyiz. 18 Ocak 1965 Hür Subaylar Beyannamesi adı ile bazı yerlerde dağıtılmış bulunan kağıt parçasının keza ''Milli Kurtuluş Komitesi" isimli beyanname ve dağıtanların kimliği üzerinde de tahkikat yapılmaktadır, "demektedir.(15)

Demirel 1969 yılında mecliste yaptığı konuşmada da bu sorumsuz söylentileri yayanları ihtilal fobisine tutulmayı artıran bir unsur olarak değerlendirmektedir. "Türkiye bir ihtilal fobisinden kurtulmak mecburiyetindedir. Bu fevkalade haysiyet kırıcı oluyor. Bir büyük seçimden iki ay sonra bir memleket buhrana girer mi?(16)

Türkiye 'de demokrasi ne payandalı nede güdümlüdür. İşte bunun içindir ki Türkiye bir ihtilal fobisinden kurtulmalıdır. Kimsenin milleti Ordu korkusu altına almaya hakkı yoktur. (17)

Demirel siyasi davranış açısından, 1969 yıllarında şiddetini giderek artıran sokak çatışma ve gösterilerine asker gücüyle karşı çıkmanın Menderesli DP'nin acıklı sonunu hatırlatacağı endişesi vardır. Bu nedenle devletin özgürlüklere baskısına karşı çıkar. Bu konuda ünlü"Yollar Yürümekle Aşınmaz" sözünde ifadesini bulan siyasi icraatı temelde tepkisel bir politikanın izlerini taşımaktaydı.

C.Arcayürek'e göre "Yollar Yürümekle Aşınmaz" sözü Türk Demokrasisi açısından kilometre taşıdır. 1965-1971 döneminde 15-16 Haziran 1970 hadiselerini müteakip 3 ay kadar sıkıyönetim olmuştur. Onun dışında 1961 Anayasasını getirdiği hakların ve hürriyetlerin kullanılması üzerinde en
ufak bir devlet baskısı olmamıştır. Yeşilhisar olayları 8.yıl olayları, Yassıada da bir İktidarı suçlamak için kullanılmıştı. (18)

Demirel, izlediği siyaset çizgisi ile özellikle bazı kesimler tarafından diğer politika önderlerine göre daha çok tercih edilmektedir.Bu durumun gerekçelerini Abdullah Uraz,şöyle sıralamaktadır.Şair Necip Fazıl 1968 nisan ayında ise Demireli tutma gerekçelerini şöyle sıralıyor."İyi eser verdiği için değil, kötü eser hazırlayanlara zemin açmadığı için beklediğimiz insan olarak geldiği için değil, gelmesinden korktuğumuz insan olmadığı ve beklediğimiz insanın gelmesine mahsus iklimi bugüne kadar ürkütmediği, incitmediği, zedelemediği için... "(19)

Abdullah Uraz'a göre 1971 Muhtırasına gidişi belirleyen çok olumsuz bir takım iç gelişmeler vardı. İşçi kesiminin üzerindeki Marksist Solun ağırlığını artırması, Radikal Sola prim veren grubun İsmet Paşa'nın kontrolünden çıkışı, Üniversite gençliğinde marksist örgütlenme ve buna ek olarak milliyetçi ve İslamcı gençliğinde örgütlenmeye başlaması ile sokak eylemlerinde artış başlaması, sermaye çevrelerinin kışkırtıcı bir tavır içinde CHP'nin yanında yer almasına ek olarak eski DP ileri gelenlerinin siyasal haklarının iadesinde askeri kanadın baskısı olmadığı ve Demirel'in bunu kasten geciktirdiği iddiası ile Demirel'e karşı 41 milletvekilinin karşı çıkışı olarak sıralamaktadır.(20)

Demirel, Cevdet Sunayın seçimini partisi aleyhine Ordu içinde meydana gelecek tepkiyi Önlemek için gerçekleştirildiğini belirtir.(21)

"1966 'da güç bizim elimizde, biz kimi istersek Cumhurbaşkanı seçerdik ama 1966 'nın çok önemli bir özelliği vardır. Bizim yaraları sarmak, bizim kitlemizle o günkü ihtilalcileri barıştırmak, kucaklaştırmak görevimiz vardı. Merhum Sunay 'a gidip son teklifte bulundum. (22)

Böylece Demirel, iktidarının devamının sağlanması ve Ordu içindeki aykırı seslerin kesilmesinde Cumhurbaşkanı Sunay'ın nüfuzundan yararlanmak istemektedir. Buna örnek olarak Kurmay Başkanı Org.Cemal Tural'ı Cumhurbaşkanı Sunay'ın desteği doğrultusunda görevden alması olayını verebiliriz. Cemal Gürsel'in Askeri Gülhane Harp Akademisinde 37 kişilik heyet tarafından Cumhurbaşkanlığına devam etmeyeceği raporla tespit edildikten sonra yerine Sunay'ın Cumhurbaşkanlığına getirilmesi planlanmıştı. Bu amaçla Gürsel'e vekalet eden Senato başkanı İbrahim Şevki Atayüz 11 Mart 1966'da Genel Kurmay Başkanı Sunay'ı kontenjan senatörü seçti.

Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından sonra Sunay Cumhurbaşkanı Org. Tural da Genel Kurmay Başkanı oluyordu. Abdullah Uraz'a göre 2-3 yıl geçtikten sonra Org.Tural'ın görev süresi 1969 yılında doluyordu. Hükümetin bir kararname ile bu süreyi 1 yıl daha uzatması mümkün iken, Demirel Tağmaç'ın seçilmesini sağlayan kararnameyi Cumhurbaşkanının onayı ile yerine getirdi. Böylece bu girişimini demokrasi zaferi olarak lanse edebileceğini düşünmekteydi.(23)

Demirel, Ordu içinde Kominizm karşıtlığı noktasında kendisi ile aynı görüşleri paylaşan siyasal bir davranışta bulunan Org. Cemal Tural'ın SK'e yayınladığı ve Komünistlere karşı mücadele edilmesini isteyen "Emirnamesini" alkışlamıştır. " Silahlı Kuvvetler daima milliyetçi ve hürriyetçi olmuştur. Adı geçen emir bunu gösterir ve bir uyanıklığın neticesidir"(24) demiştir.

Ancak Genel Kurmay Başkanı Tural'ın iç siyasetle ilgili konularla uğraşmaya devam etmesi üzerine 1969'da 11 Mart 1969'da Tural'ı görevden alıp yerine Org. Memduh Tağmaç'ı getirmek zorunda kalmıştır. 15.03.1966'da göreve başlayan Tural'ın görevden alınışına kadar geçen 3 yıllık süre göstermiştir ki Ordu ile ilişkilerde antikomünizm politikaları üzerinde anlaşılsa da daha başka faktörler üstünde yeterli anlayış birliğini sağlamayacaktır.(25)

Demirel Cevdet Sunay'ın desteği ile bağımsız hareket etme eğilimi olan Genel Kurmay Başkanı Org.Cemal TURAN'ı Mart 1969'da görevinden almıştır, yine Hava ve Deniz Kuvvetlerinin iki sabitleşmiş ismi Org. İrfan Tansel ve Oramiral Necdet URAN'ın emekli edilmeleri sağlanmıştır. (26)

Demirel Silahlı Kuvvetleri tarafsızlaştırarak yakınlaşma doğrultusunda uzlaşıcı bir politikanın sonucu olarak Ordunun talep ettiği her türlü teçhizat, silah, lojman, kışla ve eğitim olanakları bütçeler elverdiği ölçüde karşılanmış, özen göstermiştir.

Bu konuda Sakallıoğlunun 1971 müdahelesine kırgınlığını dile getiren üst düzey Genel İdare Kurulu üyesi ile yapılan bir mülakatta; "Başbakan her istediklerini yaptı. Türk Ordusuna bizim kadar hizmet eden bir parti yok. Kışlasını biz yaptık, Lojmanını biz yaptırdık Böyle bir müdaheleyi tabii ki beklemiyorduk. Demirel 'in kırgın olmaması mümkün değil (27) yorumunu yapmaktadır.

Demirel iktidarı süresinde SK'in işleyişini daha kolaylaştıran çeşitli yasal düzenlemelerin meclisten geçmesinde büyük gayret sarfetmiştir. Ordunun yapı ve işleyişini düzen altına alan bu yasal düzenlemeler Demirel 'in bir Bakanının ifadesiyle "Askeri kınadın getirdiği teklifin virgülüne dokunmadan kabul edile gelen yasalardı" . 27 Temmuz 1967 926 sayılı Silahlı Kuvvetler Personel Yasası, 5434 sayılı yasa, 1324 sayılı Genelkurmay Başkanı'nın görev ve yetkilerine ait Kanun, 1325 sayılı Milli Savunma Bakanlığı Görev ve Teşkilatı hakkındaki kanunlar gibi bu yasalar dönemin Milli Savunma Bakanının ifadesiyle, "Askeri kanadın getirdiği teklifin virgülüne dokunmadan kabul edile gelen" yasalardı. (28)

Örneğin Ordu müdahelelerine gerekçe oluşturan ünlü TSK'nın iç hizmet yasasının "Cumhuriyeti korumak ve kollamak " maddesi hakkında Demirel yaptığı değerlendirmede müdaheleye niyetli Ordu karşısında bu madde'nin değiştirilmesinin demokrasinin teminatı sayılamayacağını belirtmiştir, "aslında zora başvurdunuz mu bir şeye dayanmak mecburiyetinde değilsiniz" demektedir. (29)

Sakallıoğluna' göre 11 Aralık 1962'de kurulan MGK Siyasete güvensizliğin bir eseri ve askeri kesimin sivil politika alanındaki Türk siyasal sistemini gözetleyen ve kontrol altında tutmaya yarayan bir mekanizma olarak değerlendirir. MGK. Ordunun müdahele sürecinde sivil kesimin tansiyonunu ölçmede bir araçtır. (30)

Demirel'e göre MGK Sivil Politikanın bir aktörüdür ve bu kurumdan danışma niteliğinin ötesine taşan beklentileri vardır.

"Kurulumuz çok Önemli bir görev yapmaktadır. İster istişari olsun, ister olmasın seçkin heyetimiz sorunlara doğru "teşhis" koyup önlemlerde anlaşamaz ise, dışarıda sonuç almamız olanaksızdır" (31)

Demirel, Milliyetçi-muhafazakar Saadettin Bilgiç grubunun parti içi zorlamasıyla eski DP'lilere siyasal hakların geri verilmesine İlişkin tasarı gerekli olan anayasa değişikliği ve 1/3 çoğunluğu, CHP'nin de katılımıyla gerçekleştirerek 14 Mayıs 1969'ta meclisten geçirmesine Silahlı Kuvvetlerin Üst düzey komutanları Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç aracılığıyla sert tepki göstermişlerdir. Cumhurbaşkanı Sunay ise bu değişikliğe karşı çıkmış ve AP'li senatörlerin tasarıyı reddetmeleri zorunda kalmıştır. Demirel bu durum hakkında "Kim olsa başka birşey yapamazdı.
siyasal hakları geri vermek görevimizde, Orduyu rencide etmemek görevimiz değil midir? demektedir.(32)
Demirel'in Orduya yaklaşım biçimi, yani AP iktidarlarını güvenirliliğini kanıtlama gayreti ve Orduya karşı uzlaşmacı yaklaşımı zamanla uyuşmacı bir tutuma dönüşmüştür. Böyle bîr tutumun Ordunun tüm kademelerinde sol kemalizm ve buna karşıt görüşlerin çarpıştığı iktidar için yarışan cuntaların ortaya çıkmasını Önleyememiştir. Ordu içerisinde her askeri kademede buna benzer yarışmacı eğilimlerin MGK'na yansıması doğaldı.22 Nisan 1971 MGK toplantısında Genel Kurmay Başkanı Memduh TAGMAÇ "Bize ne duruyorsunuz? Bu memleketi siz kurtarırsınız diyorlar... genç subay söylüyor, astsubay söylüyor ortam budur. Tek kurtaracak Ordu kalmıştır" diyebilmektedir.(33)

Muhsin Batur basında bir muhtıra olarak anılan MGK kadrosunun katıldığı 25 Ocak 1970'de katıldığı toplantıda cuntacıları teker teker saydığını belirtir. Batur 28 Mart 1970'de MGK'nin danışma niteliğinin terkedilip siyasal kararların alınmasına aktif bir biçimde katılmasını ve II. bir Bakanlar Kurulu gibi çalışmasını önermiştir.ve Cumhurbaşkanına yolladığı II. Muhtıra da 12 Martı telaffuz edercesine(21 Kasım 1970) "Bu gidişe dur denilmezse Türkiye 'nin kaderinde yazılı on yıllık devrenin bitmekte olduğu sonucunu zati-alinize ifade edebilirim" diyebilmektedir.(34)

Ordunun bu şekilde siyasallaşıp, iktidar için yarışıyor oluşuna Demirel "Müdahele edip de ne yapacak? geleceklerde ne yapacaklar? Muhal olan bir farza gidelim böyle bir şeyi benim aklım kabul etmez. Ama farz edin ki bir askeri cunta getirin koyun, ne yapacaktır. Kanunlarla hareket etmeyecek mi, kendi mi suçlulara ceza verecek, denize atacak?demektedir. (35)

Ancak Demirel istihbarat yokluğu nedeniyle bütün bu Ordu içerisinde meydana gelen darbe eğilimlerinin öneminin farkında değildir. Öyle ki yalnızca müdahaleden 19 gün önce Ordunun böyle bir hazırlık içerisinde oluşuna inanmadığını belirtmektedir. "Açıkça söyleyim. Ordu kışlasında ve
hiçbir şey yok yalnız içlerinde olumsuz düşünce sahibi olanlar bulunabilir. Emekli olalar bu gün işbaşında olanlara sürekli ilişki ve görüşme içindedir. Fevkalade Vatanperverdirler". (36)

Ayrıca yapılan bu gelişmelere Cumhurbaşkanı Sunay'ın yeterli bir önlem alamadığı gibi SK'lerle işbirliği yaptığı kanaatindedir. "Darbeden önceki Çarşamba günü hiç birsey yok. iki gün önce Sunay bana MİT Müsteşarı aracılığıyla Anayasa ve Hukuk düzeninin kalacağını bildirdi. Eğer Sunay, bize haber verseydi, o gece dördünü emekliye sevk edip, alttan demokrasiye bağlılıkları daha sağlam olanları getirirdik. Ama devletin başı komutanlarla birleşirse, habersiz bırakılırsak ben ne yapabilirim ne yapabilirdim.(37)

12 Mart 1971 müdahelesi Demirel'in Orduyu tarafsızlaştırma ve olumlu ilişkiler kurma politikasının iflasını tescil etmiştir. Artık asker kökenli Cumhurbaşkanı formülüne sıcak bakmamaktadır.(38)

Bu nedenle Demirel bundan sonraki stratejisinde gelecekteki iktidarını güvence altına almak için önüne sunulan atama listelerini hemen kabul etmemiş pazarlık gücünü kullanmayı denemiştir. Bu politikanın bir uzantısı Cumhurbaşkanı Gürler'in seçilmemesidir.(39)

Demirel 12 Mart için "1960 ihtilalinin mahiyet farkı da olsa, esasta devamından başka bir şey değildir"değerlendirmesinde bulunur. (40)

DP içerisindeki fikir ayrılıkları özellikle eski DP'lilerin affının gerçekleşmesi AP'ni bölmüş ve bunlar Bayar'ın önderliğinde Demokratik Partiyi oluşturmuşlardır. Bu ise daha sonra 1973 seçimlerinde Demirel'in tek başına iktidar olmasını engelleyecek bir yapı oluşturmuştur.(41)

"13 Mart 1973 yılında yapılması gerekli olan Cumhurbaşkanı seçimi bunalımın temelinde yatan önemli bir hadise idi. 1971 bunalımı ile irtibatı vardı. İlerisi ve gerisi vardı. Parlementonun hür iradesinin işleyip işlemeyeceği söz konusu idi. 1961 meclisine Cumhurbaşkanı ve hükümet başkanı dikte edilmiştir. Yapamayacağı şeyler de keza bildirilmişti. 1961 Meclis' i bunları kabul ederek açılmakla, insiyatifin büyük bir kısmını kaybetmişti. 1979 Martında kimin hükümet olacağı ve meclislerin ne yapması lazım geldiği, keza dikte edilmişti ve meclisler bunu kabullenerek
kapılarını açık tutmaya rıza göstermişlerdi. Günün Cumhurbaşkanı da bütün bu olup bitenlere rıza göstermişti. 1973 Martında Cumhurbaşkanının süresi bitmekte idi. Şimdi sıra Cumhurbaşkanının kimin olacağına geliyordu, O günün Genel Kurmay Başkanının Orduya bir çekidüzen verdikten sonra Cumhurbaşkanlığına getirilmesi kumandanların arzusu olarak benden talep olunmuştu. Ben böyle bir şeyin olamayacağım, mevcut Genel Kurmay Başkanının Cumhurbaşkanlığına getirilmesinin kabullenilmesi ile meclisin hak ve yetkilerinden vazgeçmiş gibi bir durum hasıl olacağını; artık bundan böyle Cumhurbaşkanlığında bir evvelki bağımsız Genel Kurmay Başkanlığı olacağını, Genel Kurmay Başkanlığı müessesini Orduda Cumhurbaşkanlığı kavgası haline getirilmesi ile Ordunun büyük zarar göreceğini; meclisleri bir kenara iten böylece rejimin şeklini değiştirecek olan Ordu iç bünyesini tahrip edecek olan böyle bir teklifin karşısında olacağımı ifade ettim.( 42)

Demirel, 12 Marta karşı en anti militarist çıkışın sanıldığı gibi Ecevit ve taraftarlarından değil partisi tarafından yapıldığını iddia etmektedir. "... hep alkışladınız. Halk Partisi zannettiki
kendisi böyle iktidara gelecekti gelmediğini görünce 9 gün sonra bugünkü halk partisi genel başkanı (Ecevit) hareketin kendilerine karşı yapıldığını iddia etti. 1973 Mart'ında ise, günün kumandanlarının arzusunu reddeden ben, kabul eden Halk partisidir. 13 Mart 1973 günü yapılan oylamada AP grupları 282 oyu Tekin Arıburuna, Halk partisi grupları ise, 175 oyu merhum Gürler 'e vermişti. Başka aday da yoktu.
(43)

Sakallıoğlu'na göre Demirel'in Gürler olayında izlediği dirençli tavrı bir bakıma 12 Mart rejimi ile işbirliği yapıyor izlenimini silmek istemesi olarak değerlendirir.(44)

Demirel, Cumhurbaşkanı seçimlerinde askerlerin ağırlığının azaltılması için CHP ile işbirliğine giderek Oramiral Fahri Korutürk'ün seçilmesinde etkili bir konum üstlenmiştir. " O günkü şartlar içinde en iyi kim Cumhurbaşkanı olabilir değil, kimi yaparsak bu durumu ortadan kaldırabilir? ve gittik sayın Korutürk'e talip olduk. Müstakimdir antikomünisttir. antimilitaristtir diye getirdik. Bizim 312 reyimiz vardı, ayrıca Halk Partisi de yorulmuştu. Biz de yorulmuştuk.(45)

Demirel, Oramiral Fahri Korutürkten Ordu ile beraber hareket etmeyeceğine dair güvence alarak stratejisini belirlemiştir." Biz korutürk'ü seçerken "askerlerin sözleriyle hareket etmem askerle birlikte olmam " demişti bana. Müstakim adam diye seçtik onu( 46)

12 Mart olayı Demirel'in yalnızca asker kökenli Cumhurbaşkanlarına değil, kuvvet komutanlarına ve üst düzey komutanlara da güvenini iyice sarsmıştı. Genel Kurmay Başkanı dahil Demirel'e karşı çift söylemli bir politika izlemektedir. Ordu müdahelesine karşı olan Genel Kurmay Başkanı Tağmaç bile sol bir cuntanın kendisi gibi Kemalist ve Muhafazakar düşünceli üst düzey komutanları bertaraf edeceği korkusuyla olsa gerek, 12 Mart'ın liderlerinden biri olup çıkmıştır. Bu nedenle ülkenin bunalım içine sürüklenmesinde yalnızca siyasi kesimin sorumlu tutulmaması gerektiğini bunda görevini yapmayan Genel Kurmay Başkanlığındaki Ordunun da önemli pay sahibi olduğunu belirtir. "Siz sayın Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı olarak ve MGK Başkam olarak: siz Sayın Tağmaç Genel Kurmay Başkam ve MGK. üyesi olarak nerelerdeydiniz.? Seyirci miydiniz?. Hangi teklifte bulundunuz da hükümet bunları icra etmedi veya getirmedi? Niye bütün bu olup bitenler karşısında siz sorumlu değilsiniz de, hep siyasetçiler, yani biz sorumluyuz" demektedir.(47)

Bunun sonucu olarak Demirel, bundan sonraki stratejisini kendi çizgisine yakın komutanları atama yolu üzerine kurmuştur. Gerçekten de Demirel'in başbakanlığında ki l.MC. döneminde Genelkurmayın karşı çıkışı olsaydı, teamüllere aykırı olarak iki Orgenerali atlayarak korgeneral Cemal Engin'i Hava Kuvvetleri Komutanlığına atayamazdı. Bu politikanın bir uzantısı olarak yine Demirel, kendisine Elazığ'da şilt sunan 3. Ordu Komutanı Org.Ali Fethi Esener'den hesap soran Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Namık Kemal Ersun'u 1977 genel seçimlerinden 4 gün önce emekli etmiştir.(48)

Ama Demirelin Genel Kurmay Başkanının karşı çıkmayacağını hesaplayıp kendisinden daha kıdemli iki albayı atlayarak Org. Esener'i Kara Kuvvetleri Komutanlığına atama kararnamesini Cumhurbaşkanı Korutürk, imzalamamış. Sonuçta iki general ve Esener'de süreleri dolduğundan emekli edilmişlerdir. Hükümet atama kararnamesini Korutürk'ten geri almaması bir direnme örneğidir. Bu duruma tepkisini "Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutam sırada kim varsa o olmaz. Burada hükümetlerin takdiri söz konusudur. Hükümetler robot mudur? Sözleriyle dile getirmiştir. (49)

Ancak Demirel'in yandaş komutan uygulaması sarsıcı ve kalıcı sonuçlara yol açmamıştır. Belki de tek sarsıcı sonuç emekli olan 3 komutandan sonra hala sağ olan Kara Kuvvetleri Komutanı hiç beklemediği bir şekilde Ege Ordu Komutanı Org. Kenan Evren'in getirilmesidir. Demirel, devlet otoritesini kişi ve örgüt hak ve özgürlükleri karşısında da güçlendirmeyi amaçlayan 12 mart'ın en büyük sivil destekçilerinden biri olmuştur. Bu ise yılların devlet partisi CHP'yi ortanın solu yönelimiyle "halk" cephesine itmiş, kendisi ise ara rejimin payandası haline gelmiştir. (50)

Demirel'e göre Sivil hükümetlerin komünizmle başarılı bir şekilde mücadele edebilmesi için devletin güçlendirilmesi şarttır.

"Devletin, rejim ve devlet düşmanları karşısında daha çabuk netice alabilmesi bu çeşit maceralara kalkışacaklar için bir ibret olacaktır. Devleti otoriter devlet haline getirmek için dikta ediyor, faşizm yollarına başvurmaya hacet yoktur. Hukuk devletini kendini koruyacak güçle teçhiz etmek ve yürütebilmek lazımdır. Bunu yapamadığımız takdirde o zaman diğer özlemlerden kaçmak zor olur. (51)

1971 müdahalesi ile bir çok alanda 12 Mart'ın yaptığı düzenlemeleri yetersiz bulmakta. DGM'nin kuruluşuna cevaz verecek anayasa değişikliklerini talep etmektedir. "Adalet tevzi olunamıyor, Kuvvetler ayrılığı prensibi devleti üçe böldüğü manasına alınmıştır. İcra yetkili değildir. Kanaatimizce bu değişiklikler yapıldıktan sonra dahi Türkiye 'yi bu anayasa ile idare etmek mümkün değildir.(52) 

Birinci Bölümün sonu...

KAYNAKLAR
1-URAZ Abdullah 1993 Demirel"Baba" Demirel'in büyük Türkiye kavgası Demokrasi ve Kalkınma :129-166 ve BOZDAĞ İsmet,Değişim Şafağı,Emre Yayınları 1993,sh.140-145
2-SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri iletişim Yay. sh: 30
3- A.g.e.URAZ Abdullah sh:108
4- A.g.e.URAZ Abdullah 1993 sh:5
5- A.g.e.URAZ Abdullah 1993 sh: 11
6- ILICAK Nazlı ,Demirelden Nazlı Ilıcak'a Zincirbozan Mektupları,Dem Yayınları 1990 sh: 24
7- S.Demirel, Adalet Partisi Genel Başkanlığına Adaylığı neden koyuyorum Ankara: 1964 sh:10 ve A.g.e SAKALLIOGLU Unut Cizre,AP-Ordu ilişkileri,İletişim Yay. sh: 33
8 -A.g.e.SAKALLIOĞLU sh: 34
9- A.g.e.SAKALLIOĞLU sh: 37
10- A.g.e.SAKALLIOĞLU sh: 37
11- A.g.e.SAKALLIOĞLU sh: 38
12- A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkiler iletişim Yay. sh: 44
13- ALTUĞ Kurtul 27 Mayıstan 12 Mart'a:Yılmaz yayınlar:1991 sh:278
14 -A.g.e.URAZ Abdullah sh:171
15- Başbakan Süleyman Demirelin II. Basın Toplantısı. (61-62)ve SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, AP-Ordu ilişkileri,İletişim Yay. sh: 61
16- TBMM Tutanakları: 17.12.1969. ve SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh: 37
17- Milliyet:26.02.1968. sh:62& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu iliskileri, İletişim Yay. sh.62
18- Arcayürek Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor:5 sh:251-252. ve SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh (65)
19-A.g.e.URAZ Abdullah sh:175
20 -A.g.e.URAZ Abdullah  sh:171
21 -A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh: 69
22 -A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor: 10, ve A.g.e.URAZ Abdullah sh:465
23- A.g.e.URAZ Abdullah  sh:213
24 -"Milliyet:24.01.1967. A.g.e.URAZ Abdullah  sh:67
25 -A.g.e.URAZ Abdullah 1993  sh:67 

26 -A.g.e.SAKALLIOĞLU sh: 70-71
27 -A.g.e.SAKALLIOĞLU sh: 71
28 -A.g.e.SAKALLIOĞLU sh: 70-72
29 -ARCAYÜREK Cüneyt 10:sh:425 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh: 73
30 -A.g.e. SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh: 74
31 -DemireFin 28.12.1970 MGK konuşması, Arcayürek Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor Arcayürek:5,sh:282 ve SAKALUOĞLU Ümit Cizre, sh: 75
32 -A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor :5 sh: 310 ve SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu iliskileri, İletişim Yay. sh: 80
33 -A.g.e. ARCAYÜREK Cüneyt, Cüneyt Arcayürek açıklıyor 5 s: 310 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri,İletişim Yay. sh:75
34- BATUR Muhsin,Muhsin Batur,Anılar ve görüşler, sh: 196 ve SAKALLIOGLU Ümit Cizre,sh: 75
35- A.g.e . BATUR Muhsin, Muhsin Batur  sh:262 ve SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh : 89
36 -A.g.e. ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor : 6 sh:41 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre

37- A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor : 6 sh:60 ve A.g.e SAKALLlOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri,İletişim Yay. 95
38- A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh. 93
39 -A.g.e. SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 97
40 -Demirel 9. Büyük Kongre Konuşması Ank; 1978, sh:8 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh. 93
41- A.g.e. SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh. 91
42 -AP genel başkanının 7.büyük Kongreyi açış konuşması Ank; 1974 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri,İletişim Yay. sh. 98
43 -Demirel: Gerçekler: şub. 1978 sh:44 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh. 98
44 -A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh. 103
45 -A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor 10:sh:465 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre  sh. 98
46- A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt 10:sh:288 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh.104
47 A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt 6:sh:244 ve
A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.106
48-A.g.e. SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh. 108-109
49-A.g.e.SAKALLlOĞLU Ümit Cizre, sh. 110
50-A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 110-111
51-Demirel, 1971 buhranı ve aydınlığa doğru Ank. Doğuş Matb. 1973 sh:342 ve
SAKALLIOGLU Üınit Cizre,

52- A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor 6:sh:310 & A.g.e. SAKALLIOGLU Ümit Cizre sh.118 
Devamı
    eposta       edit

15 Mart 2012 Perşembe

Yayınlandı Mart 15, 2012 gön: ve 0 yorum

Giddens'in "Modernliğin sonuçları" kitabı incelemesi


 
İngiltere'de bulunan London of School of Economics' in başkanı Anthony Giddens "Modernliğin sonuçları" isimli eserinde Modernliğin temel parametreleri olan kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devletin  belirleyici önemlerini sürdürdüğünü belirtiyor ve bunun da ötesine giderek Risk-güven-zaman-uzam uzaklaşması, soyut uzmanlık sistemleri, küreselleşme ve ontolojik güvenlik gibi kavramlar üzerinde durarak modernliğe özgü kurumların insanların dünyayı ve kendilerini algılayış biçimlerini köklü ve geri dönüşsüz bir biçimde değiştirdiğine dikkat çekiyor. (Giddens Anthony, "Modernliğin Sonuçları" Ayrıntı Yayınları 1994 )
 
Modern Toplumlar (ulus- devletler)

    Giddens, toplum kavramı etrafında daha dikkatli olunması gerektiğini belirtir. Bunun nedeni olarak şunları görür. Toplumbilimi, "toplumlar'ın incelenmesi olarak gören yazarların bunu açıkça ifade etmeseler de modernlikle ilişkilendirilmiş toplumlar vardır, ve bu tür toplumları kavramsallaştırırken kendi iç bütünlüğü olan,oldukça kesin biçimde sınırlandırılmış sistemleri göz önüne alırlar. Bu toplumlar "Ulus-devletlerdir. Ancak belli bir toplumda söz eden bir toplumbilimci bu kavram yerine "ulus" yada "devlet" terimlerini gelişigüzel kullansa da kullansalar da modern toplumların doğasını açıklamada, ulus-devletin özel vasıfları üzerinde durulması gerektiği üzerinde durur.

    Modern toplumların (Ulus-devletler) sosyo-politik sistemini ve "Uluslarının kültürel düzenlerini" de aşan bağ ve ilişkiler yoluyla içice geçmiş durumda olduğunu, modern toplumların mekan-zaman kuşaklaşmasının daha fazla olduğunu modernliğin doğasını kavramada modern kurumların aşırı devingenliğini ve globalleştirici kapsamını hesaba katmanın ve geleneksel kültürle arasındaki süreksizliğin doğasını açıklamanın zorunluluğu üzerinde durmanın önemine dikkat çeker.
    Modernliğin dinamizminin "zaman ve mekanın ayrılmasından" ve toplumsal yaşam içinde kesin bir "zaman-mekan" dilimlendirmesini sağlayacak biçimlerde yeniden birleşmelerinden: toplumsal sistemlerin "yerinden çıkarılması" ndan ve toplumsal ilişkilerin bireylerin ve grupların eylemlerini etkileyen sürekli bilgi girdilerinin dışında "düşünümsel olarak düzenleme ve yeniden düzenleme" sürecinden kaynaklandığını belirleme açısından zaman ve mekanın düzenlenmesinden başlayarak "güven"in doğası üzerine ayrıntılı bir bakış getirmek üzerinde durur.

    Bunun için zaman ve mekanın ayrılmasının modernliğin dinamizmini sağlayan etken olduğunu belirtir. Bu konunun önemini vurgulamak için 3 çıkarım üzerinde durur.(sh:25-32)

    1.Zaman ve mekanın ayrılarak standart "boş" boyutlar haline gelmeleri, toplumsal etkinlik ile bu etkinliğin mevcudiyet bağlamlarının özellikleri içine "yerleştirilmişliği" arasındaki bağları koparıp atar.

    2. Bu olgu, bunu modern toplumsal yaşamın ayırt edici özelliği olan rasyonel örgütlenme için bir dişli görevi görmesidir. Modern Devletlerde dahil olmak üzere kurumların ve örgütlerin kimi zaman Weber'in bürokrasiyle ilişkili gördüğü daha durağan, eylemsiz bir niteliğe bürünebilirler. Modern örgütler yerel ile küreseli daha geleneksel toplumların aklına bile gelmeyecek yollarla birbirine bağlayabilmekte ve bunu yaparken milyonlarca insanın yaşamını sürekli olarak etkilemektedir.

    3.Modernlikle ilintilendirilen radikal tarihsellik, önceki uygarlıklarca kullanmayan, zaman ve uzay içine "yerleştirme" tarzlarına dayanan "tarih'in" gerçek bir etkiyi sağlaması modern toplum dönemlerinde sağladı. Böyle bir anlayışın yerleşmesinde geleceğin biçimlendirilmesinde sistematik olarak temellük edilmesi anlamındaki tarihsellik olgusunun modernliğin ortamında daha bir itici güce sahip olduğunu vurgulamaktadır.

    Buna örnek olarak Yeryüzünün çok sayıda haritalarda parçalı olarak ortak bir geçmişe sahip olma anlamında zaman ve mekanın tarihsel eylem ve deneyim çerçevesinde birleştiklerini belirtmektedir.

    Giddens, toplumsal ilişkilerin yerel etkileşim bağlamlarında kaldırılması ve sonsuz uzunluktaki zaman ve mekan boyunca yeniden yapılandırılması olarak tanımladığı kavram üzerine dikkati çeker.

Bu olgulara örnek olarak iki yerinden çıkarma düzeni vardır.

1. Simgesel işaretler (symbolic tokens)

2. Uzmanlık sistemleri

Simgesel işaret kavramıyla anlatmak istediği, herhangi bir özel konumda onları elinde bulunduran kişi yada grupların belirli karakteristiklerine bağlı olmaksızın "elden ele geçebilen" değişim değişim araçlarını kastetmektedir. Bunlara meşruiyet araçları gibi çeşitli simgesel işaret örnekleri verilebilir. Bunlardan üzerinde en çok durduğu ve daha önceki düşünürler tarafından da üzerinde tartışılagelen "para" kavramıdır.

PARA

Paradan Marks'ın deyimiyle evrensel fahişe olarak söz eden para kavramı saf meta olarak oynadığı rol dolayısı ile değişim değerinin genelleştirilmesini olanaklı kılar.

Parsons'a göre para modern toplumlardaki iktidar ve dil gibi birçok "tedavül aracı"ndan biridir. (sh:28)

Giddens, parayı bir zaman ve mekan uzaklaşması aracıdır, paranın zamanla ilişkisini kesmesi de dile getirilmiştir.

Paranın kredi ve borç şeklinde tanımlanan yapısında, değişik konularda ve çok sayıda yapılan değiş tokuşlarla ilgili olduğu için zamanla ilişkilendirilir.

O halde Giddens'in tabiri ile para, zamanı paranteze almanın ve ticari işlemleri belirli bir değişim alanının dışına taşıma yolu olarak nitelendirilebilir.

Para zaman ve mekan içinde çok ayrı yerlerde bulunan kişiler arasında ticari işlemlerin yürütülmesini sağlar.

Simmel'e göre paranın rolü, birey ve birey mülkü arasında mekansal uzaklıkla ilişkilidir. (sh:29)

Paranın farklı mekanlarda özdevingenlik sağlayacağı bir köprü işlevi görmesi kişinin mülk ve sahibine herhangi bir girişimi üzerinde bağımsızlık sağlayabileceği birbiçim alması imkanını verir.

Günümüzün mal parası bir bilgisayar çıktısına rakamlar şeklinde aktarılan enformasyon biçimini alarak temsil edildiği araçlarından bağımsız duruma gelmiştir.

Bu bağlamda Parsons gibi parayı bir tedavül aracı olarak görmenin yanlışlığına dikkat çeken Giddens, paranın metal yada kağıt olarak dolaştığının fakat modern bir ekonomik düzende parasal işlemlerin büyük kısmının bu biçimleri almadığını belirtir. 
(sh:29)

Cencini, paranın "dolaştığı" ve bir "akış" olarak düşünülebileceği yolundaki basmakalıp fikirlerin temelde yanıltıcı olduğuna işaret eder.

Para, zaman ve mekanla bir akış olarak değil (örneğin para su gibi aksaydı dolaşımı doğrudan zamanla açıklanırdı) anındalık ve ertelemenin varlık ve yokluğun birbirine bağlanması yoluyla zaman ve mekanı paranteze almanın bir aracı olarak ilişkilendirilir.

Giddens "mal para" nın özgül bir simgesel işaret biçimi olduğu kadar, modern toplumsal yaşamın vazgeçilmez bir parçası olduğunu dile getirir. Modern dönemdeki en karakteristik yerinden çıkarma biçimlerinin bir örneği olan kapitalist pazarlar arasında vazgeçilmez bir parçasıdır.

Paranın modern kurumlar içerisinde oynadığı rolün temelinde "Güven"in sağladığı pay önemlidir.
(sh:30)

Simmel'de Keynes gibi parasal işlemlerdeki güveni "halkın hükümete olan itimadı" ile ilişkilendirir.

Simmel'in dikkat çektiği gibi paraya duyulan itimad olası sonuçlara duyduğu "tümevarımsal bilgi"den farklı olarak bir şeye bağlılığı ifade ettiği "inanç" kavramıyla yolunda ilişkilendirilir.


GÜVEN-Uzmanlık Sistemleri

Uzmanlık sistemleriyle, içinde yaşanılan maddi ve toplumsal çevreyi düzenleyen teknik beceri yada profosyonel uzmanlık sistemleridir. Buna örnek olarak insanların kapsamlı olarak denetleme imkanından mahrum olduğu halde uzmanlık bilgisine sahip mimar ve mühendisin yeteneklerine duyulan güven ve inancı vermektedir. Buna ilişkin çok sayıda örnek verilebilir. (Otomobil tasarımı, kavşak, karayolları, trafik ışıkları vb. uzmanlık bilgisine dayalı alanlarla güven telkin eden uzmanlık sistemleriyle tanışılır.

Giddens'a göre güven, (sokaktaki adamın uzman sistemlere duyduğu) ne bu süreçlere tam bir katılma ne de söz konusu süreçlerin ürünü olan bilgiler üzerindeki uzmanlığa dayanır. Bu güven kaçınılmaz olarak inancın parçasıdır.
(sh:32)

Giddens, güven kavramına özel bir önem verir, hatta kitabındaki düşünceleri içinde birincil önemde olduğunu belirtir.

Oxford ingilizce sözcüğü güveni: Bir kişi yada nesnenin bazı özellik ya da niteliklerine ya da bir ifadesinin doğruluğuna itimat etme ya da bel bağlama " olarak açıklar. Giddens'a göre güven risk koşulları (alın yazısı, kader) farkında olunmasını varsayarken itimatta bunun olmadığını iddia eder.

İtimat kavramını daha iyi açıklamak için Luhmann'ın görüşlerine yer verir. "Normalde itimat durumdasınızdır. Beklentilerinizin boşa çıkmayacağından eminsinizdir. Politikacılar savaştan kaçınmaya çalışacaklar arabalar bozulmayacak ya da bir pazar akşamı yürüyüşünüzde birden yola çıkıp size çarpmayacaklardır. Rastlantısal olaylarla ilgili beklentiler oluşturmadan yaşayamazsınız, ve hayal kırıklığı olasılığını az yada çok gözardı etmek zorundasınızdır. Hayal kırıklığını gözardı edersiniz: Çünkü, bu hem çok düşük bir olasılıktır, hem de başka ne yapacağınızda bilmiyorsunuzdur. Diğer bir seçenek ise sürekli bir belirsizlik durumu içinde yaşamak ve yerlerine koyacak hiç birşey olmadan beklentilerden vazgeçmektir." 
(sh:33-35)

Giddens, böylece itimat durumunda olan kişinin hayal kırıklığına tepkisinin başkalarını suçlayarak gösterdiğini, güven konumunda ise kusurun bir kısmını kendisinde omuzlamak zorunda olduğunu ve bir başkasına güven duymuş olmaktan pişmanlık duymasının olası olacağını kabul etmektedir. Güven ile itimat arasındaki ayrım hayal kırıklığı olasılığının kişinin kendi davranışından kaynaklanıp kaynaklanmadığına ve dolayısıyla risk ve tehlike arasında bir ayrım yapılıp yapılmadığına dayanır. Cuhmann'a göre risk kavramı göreceli olarak yeni bir kavram olduğu için, risk ve tehlikenin ayrılması olanağı modernliğin toplumsal karakteristiklerinden kaynaklanmış olmalıdır. Bu da temel olarak, insan etkinliğini etkileyen rastlantısal olayların (!) çoğunun, Tanrı yada doğa tarafından değil, insanın kendisi tarafından yaratıldığı düşüncesinden kavranmasına kaynaklandığını ileri sürmektedir.
(sh:35)

Giddens güveni ve onun yardımcı kaynaklarını şu şekilde kavramsallaştırmaya çalışmıştır.

1.Güven temel ilke olarak riske değil, olumsallığa bağlıdır. Bir insana güven duyulması durumunda güvenilirlik varsayımı "dürüstlük " ya da sevgi nitelendirmesiyle ilgilidir. Bu da kişilere duyulan güvenin kişi için psikolojik etkenin önemli olduğunu açıklar. Giddens, güvenen kişinin kaderine manevi bir rehine verdiğini ifade etmektedir. 
(sh:36)

2.Güven, bir kişi yada sistemin güvenilirliğine duyulan inançla aynı değildir. O bu inançtan türetilen şeydir. Güven inanç ile itimat arasındaki bağdır, ve onu ''zayıf tümevarımsal bilgi" den ayıranda budur. Bu bilgi itimadı gerekçelendiren durumlar üzerinde bir tür hakimiyet kurulmasına dayanan "Confidence" tir. Bir anlamda her türlü güven, körü körüne güvenmektir.

3.Giddens, Güvenin özellikle şans kavramı, risk (fortune) ile içice olduğu ortamlarda çıkar. Tehlike ve risk birbirleriyle yakından ilişkili ama aynı değildirler. Riskin öngördüğü şey tehlikedir. Bir tehlikenin mutlaka farkında olmak gerekmez. Kişiler riskli olduklarında farkına varmadan eylemlere kalkışmaları ya da gizli bir risk taşıyan ortamlarda bulunmaları da kuşkusuz olasıdır.

Risk ve güven birbiri içine girmiş durumdadır. Güven, normalde belirli türdeki etkinliklerin tabi olduğu tehlikeleri azaltmaya yarar. Risk biçimlerinin, güven çerçevesiyle çevrelenerek kurumsallaştırıldığı (borsa yatırımı, fiziksel tehlikeli sporlar gibi) bazı durumlar vardır. Burada yetenek ve şans riski sınırlayan etmenlerdir, ama genellikle risk bilinçli olarak hesaplanır.

-Risk yalnızca bir kişisel eylem sorunu değildir. Büyük insan kitlelerini, bazı durumlarda, ekolojik yıkım yada nükleer savaş olaylarında olduğu gibi yerküre üzerindeki herkesi topluca etkileyen "risk ortamları" vardır.

Giddens, insanların modern toplumlarda, birçok yabancı ile göreceli olarak geçici ilişkiler kurulduğunu söyler.

Modern toplumsal etkinliğin anonim ortamlardaki günlük yaşamı oluşturan çeşitli karşılaşmaların Goffman'ın uygar ilgisizlik olarak adlandırdığı davranışla sürdürdüğünü belirtir. Buna örnek olarak iki kişinin birbirlerine karşı yürüyüp geçmeleri olayını verir. Bunun iki kişi arasındaki "ilgisizliğin" "kayıtsızlık" olmadığını bunun "kibar yabancılaşma" olgusunun dikkatle yönlendirilen bir gösterimi olarak tanımlar. İki insanın birbirine yaklaştıkça her birinin diğerinin yüzünü çabucak gözden geçirerek, uzaklara bakması olayını Goffman'ın deyimiyle "ışıkların söndürülmesi" diye adlandırır.
(sh:76) 

Giddens, Uygar ilgisizliğin modernlik ortamlarında yabancılarla karşılaşmalarda söz konusu olan görünür bağlılıkların en temel biçimidir. Yalnızca yüzün kullanılmasında değil, "düşmanca bir niyet taşımadığım için bana güvenebilirsin" mesajını ileten incelikli bedensel duruş ve konumların sokakta, kamu yapılarında tren yada otobüslerde, törenlerde eğlencelerde, diğer toplantılarda kullanılmaktadır.

Giddens uygar ilgisizliği özgün ve ilginç bir yaklaşımla "Fon müziği" biçimindeki güvene benzetir. Bu müziğin seslerin gelişi güzel bir araya getirilmesinden değil de dikkatlice sınırlandırılmış ve denetim altına alınmış toplumsal ritimlerden oluşan bir yapı oluşu, "uygar ilgisizliğin" Goffmann'ın "Odaklanmamış etkileşim" adını verdiği şeyin bir karakteristiği olduğunu belirtmektedir.
(sh:77)

Modern Kurumlarının doğasının da, soyut sistemlerdeki güven düzeneklerine, özellikle de uzman sistemlere duyulan güvene derinden bağlıdır.
(sh:78)

Gelecek, modernlik koşullarında her zaman açıktır. Yalnızca şeylerin sıradan olumsallığı açısından değil, toplumsal uygulamaların düzenlenmesine ilişkin bilginin düşünümselliği açısından da böyledir. Modernliğin geleceğe yönelik karakteri geniş ölçüde soyut sistemlere duyulan güven tarafından yapılandırılmıştır. Sokaktaki insan tarafından uzman sistemlere duyulan inanç, yalnızca modernlik önceki dünyada olduğu gibi bağımsız olarak gelişen olaylar evrenine ilişkin bir güvenlik duygusu üretmek değildir. Sorunu değildir, sorun uzmanlık bilgisinin yalnızca fayda ve risk hesabını değil, bilginin düşünüsel olarak sürekli uygulanmasının bir sonucu olarak olaylar evreninin kendisini de gerçekte yarattığı ( yada yeniden ürettiği) durumlardaki fayda ve risk hesabı sorunudur.

Giddens bunun anlamının ise modernliğin birçok yönünün küreselleşmiş olduğu bir durumda, hiç kimsenin modern kurumların içinde yer alan soyut sistemlerin tümüyle dışına çıkamamasıdır. Öyle ki, modernlik öncesi ortamlarda bireylerin hem ilkesel hem de pratik olarak rahiplerin, yargıçların, büyücülerin kararlarını göz ardı edebilecek günlük rutin işleyiş içerisinde yaşayıp gidebildiklerini ancak bu durumun modern dünya için geçerli olmadığını belirtmektedir.

Giddens, Güven ilişkilerini şu şekilde kavramlaştırmaktadır.
(sh:82)

-Güven ilişkileri, modernlikle ilintilendirilen, yayılmış zaman-mekan uzaklaşmasına temel oluşturur.

-Sistemlere duyulan güven, sıradan insanın büyük ölçüde, ilgisiz kaldığı bilgilerin işleyişine karşı beslenen inancı içeren örtülü bağlılıklar" biçimini alır.

-Kişilere duyulan güven, görünür bağlılıkları kapsar: burada diğer kişilerin dürüstlüğüne ilişkin işaretler aranılır.

-Yeniden yerleştirim, örtülü bağlılıkların görünür olanlarla desteklendiği yada dönüştürüldüğü süreçlere işaret eder.

-Uygar İlgisizlik, Modernliğin, geniş ölçekli anonim ortamlarındaki güven ilişkilerinin temel bir yönünü oluşturur. Kendi özel güven düzeneklerini yani görünür bağlılıkları içeren karşılaşmaların oluşum ve çözülmeleri zemininde güvence veren bir "ses"dir.

-Ulaşma Noktaları, Sıradan birey yada topluluklarla soyut sistemlerin temsilcileri arasındaki bağlantı noktalarıdır.

İnsanların çoğunun neden üzerinde kendi teknik bilgilerinin çok az olduğu ya da hiç bulunmadığı uygulamalara ve toplumsal düzeneklere güvendiği olgusu sorgulamaya çalışan Giddens, Resmi eğitim süreçlerindeki "gizli müfredat" bahseder. Bilim öğretiminde çocuklara yalnızca teknik bulguların içeriğinin anlatılmadığı, bunun yanısıra tüm teknik bilgi çeşitlerine karşı "bir saygı" havası yaratılmak istendiğine dikkat çeker.

Bilim Öğretimi, modern eğitim sistemlerinin çoğunda bilginin kuşku kabul etmez "ilkeler" başlatıldığını tartışmalı konularla yahut bilgi savlarının yanılabilirliğinden haberdar olmak için eğitimini yıllarca sürdürdükten sonra öğrenebileceğini iddia eder. 
(sh:82)

Bilimin teknik uzmanlaşmaya dayanan saygıyı besleyen güvenilir bir bilgi imgesini koruduğunu kabul etse de sıradan insanların soyut sistemlere yahut güven ilişkilerinin temelinde yatan müphemlikle (ambivalence) barındırdığını belirtir. Zira güven, bilgisizliğin olduğu yerde beklenir. Giddens, Bilimin ve teknik uzmanlığın halk arasındaki betimlemelerinin tipik olarak saygıyı: "hoca" sıradan insanlarla ilgili az şey bilen, espri duygusundan yoksun bir teknisyen, yada çılgın bilim adamı kalıp yargılarında olduğu gibi, düşmanlık yada korku tutumlarıyla iliştirir.

Birçok insan, simgesel işaretler ve uzmanlık sistemlerine karşı besledikleri güven itibari ile adeta "Modernlikle Pazarlık Yaparlar"
(sh 83)

Belirli soyut sistemlere yönelik güven yada güvensizlik tutumları, ulaşma noktalarındaki deneyimlerden büyük ölçüde etkilenmektedir. Teknik Uzmanlar olduğu kadar, sokaktaki insanlar içinde iletişim medyası ve diğer kaynaklar yoluyla sağlanan güncelleşmiş bilgilerde burada etkilidir.

Giddens, Modern Yönetimin siyasal liderler ile halk arasındaki karmaşık güven ilişkilerine dayandığını belirtir. Seçim sistemleri yalnızca çıkarların temsilinin güvence altına alınmasının araçları olarak değil, siyasetçileri ve halk kitlelerini birbirine bağlayan ulaşma noktalarının kurumsallaşmasının yolları olarak değerlendirilebileceğini, seçim bildirgeleri ve diğer propaganda araçlarının güvenilirlilik sergileme yöntemleri olduğunu ve burada birçok yeniden yerleştirme işlemi yapıldığını bebeklere gülerek bakıldığını, bol bol el sıkıştığını, belirtmektedir. Siyasal uzmanlığı duyulan güvenin ise, başlı başına ayrı bir konu olduğunu bir kişinin yönetimsel sistemlerle olan bağlarını koparmanın ulus-devletlerin küresel yaygınlığının söz konusu olduğunda bunun olanaksız olduğunu belirtmektedir.
sh 84

-Ontolojik Güvenlik: Ontolojik Güvenlik, Çoğu insanın kendi öz kimliklerinin sürekliliğine ve çevredeki toplumsal ve nesnesel eylem ortamlarının basitliğine duyduğu itimad olarak belirtir. Güven kavramında merkezi önemde olan, kişi ve şey'lerin inanılır (reliability) oldukları duygusunun ontolojik güvenlik duygularının temelini oluşturduğunu belirtir. (sh 85)

Güven, ontolojik güvenlik ve nesnelerin ve kişilerin sürekliliği duygusu yetişkin kişiliği içinde tümü bir diğeriyle yakından bağlı olarak var olurlar. Bu analizden, insan dışı nesnelerin güvenilirliğine olan güvenin, insanların güvenirliliği ve yetişmesine duyulan daha ilkel bir inanca dayandığı sonucu çıkar. Başkalarına duyulan güvenin sürekli ve yinelenen türde bir psikolojik gereksinim olduğunu başkalarının güvenilirliğinden yada dürüstlüğünden güvence çıkarmanın bildik toplumsal ve maddi çevrelerle ilgili deneyimlere eşlik eden bir tür duygusal doyum olduğunu, Bu ontolojik güvenlik ve rutin alışkanlığın kapsamlı etkisi yoluyla yakında bağlı olduğunu belirtmektedir.

Giddens Modern öncesi ve modern toplumlarda güven ve risk ortamlarının bir karşılaştırmasını yapmaktadır.
(sh 93)

Buna göre Giddens, Modern öncesinde ilişki tiplerinin daha çok akrabalık ilişkileri olarak belirlerken, modern toplumda dostluk yada cinsel yakınlık ilgili kişisel ilişkiler den oluştuğunu; Öncesi modern ortamında yerel çevre kültürüne ait yerel topluluk mekansal aralığı oluştururken modernlikte bunun yerine soyut sistemler vardır.

Giddens, Modern öncesi toplumların insan yaşamı içerisinde ritvel uygulama tarzları olarak dinsel kozmolojileri koyarken garip bir şekilde hangi parametrelere dayandığını ispat edemeden bu odağın modern ortamında karşılaştırılabilir bir öneme sahip olmadığı gibi tarihin verileriyle çatıştığını düşündüğüm bir önermeyi benimsemektedir. O kadar ki Dinsel inanç ve uygulamaların genelde günlük yaşamın sıkıntılarından kaçış için bir sığınma sağlayabildiği gibi bir kaygı ve zihinsel korku kaynağı da olabileceğine dikkat çekerler, Dinin insanın varoluşsal kaygısının psikolojik bir noktasını işgal eden özel bir terör yarattığını, Weber?in "Kurtuluş dinleri" olarak adlandırdığı dinsel inanç ve uygulamaların günah ve yaşam sonrası kurtuluş vaadi arasında bir gerilim uyandırarak, günlük yaşamı varoluşsal korkularla etkilemeye yatkın olduğunu iddia etmektedir. (sh 98)

Giddens, modernlik öncesi güven ilişkilerinde temel odağın "gelenek" belirlerken, modernlikte ise Levi Stauss'un "tersine çevrilebilir zaman" kavramından yararlanarak ne "geçmiş" ne de "gelecek" "sürekli şimdiki zaman'dan ayrı, kendi başına varolan bir olgu olarak dahil eder.

Geleneksel kültürlerin risk ortamı fiziksel dünyanın tehlikeleriyle yoğun oranda etkilerken modern dünyada İse risk ortamları

-Modernliğin düşünümselliğinden kaynaklanan tehdit ve tehlikeler

-Savaşın endüstrileşmesinden kaynaklanan "insan şiddeti" tehdidi

-Modernliğin düşünümselliğinden benliğe uygulanmasından kaynaklanan kişisel anlaşmazlık tehdidi olarak belirlemiştir.
(sh:101)

Modernlik dünyası ile ilgili uzmanlığın önemine dikkat çeken Weber'in görüşlerini bir modernlik fenomenolojisi olarak zikreder. Weber'e göre günlük deneyim rengini ve kendiliğindenliğini yalnızca bürokrasinin "çelik sağlamlığındaki" kafesinin sınırları içerisinde sürdürür. Giddens'e göre Weber'in bürokrasi betimlemesi asıl uygulama ortamlarında, yani geniş ölçekli örgütlerde, bile yetersiz kalmaktadır. Örgütler katılık yönünde kaçınılmaz bir eğilim olmaktan çok, özerklik ve kendiliğindenlik alanları yaratırlar, daha küçük gruplarda ise böylesi alanlara ulaşmak uygulamada pek zordur.
(sh:124)

Marx'a göre modernlik Habermas'ın yerinde adlandırmasıyla "tamamlanmamış bir projedir" Bu canavar evcilleştirilebilir; çünkü, insanoğlu yarattıklarını her zaman denetim altına alabilir. Kapitalizm, yalnızca modern dünyayı yönetmenin akıldışı bir yoludur. Çünkü, insan gereksinimlerinin denetimli olarak karşılanmasının yerine pazar kaprislerini yerleştirmektedir.
(sh:125)

    Giddens birbiriyle diyalektik açıdan ilişkili dört deneyim yapısı açısından bir modernlik fenomenolojisi taslağı çıkartmaktadır.

1. Yer değiştirme ve yeniden yerleştirme:

2. Mahremiyet ve kişilik dişilik

3. Uzmanlık ve yeniden edinim

4.Özelcilik ve katılım:

Yer değiştirmenin özelliği küreselleşmiş kültür ve enformasyon ortamlarına girilmesidir. Bunun anlamı ise tanıdıklığın ve yörenin birbirine az bir tutarlılıkla bağlı olmasıdır. Mesela, Hiçbirimiz, yaşadığımız yerden binlerce mil uzaklıktaki olaylara, eylemlere ve fiziksel ortamların görüntülerine yabancı olmamayı örnek olarak verir. Bu anlamda elektronik medyanın ortaya çıkışının yer değiştirmenin yönlerini vurguladığını belirtmektedir.

Joshva Meyrowitz'in belirttiği gibi telefondaki bir kişi belki de dünyanın öbür uçunda olan karşısındakiyle aradaki uzaklığa karşın, aynı odada birlikte olduğu bir başkasından daha yakın biçimde bağlıdır.

Yer değiştirmenin karşısında yeniden yerleştirme vardır. Yerinden çıkarma mekanizmaları ile toplumsal ilişkileri ve enformasyon değişimini belirli zaman-mekan bağlamlarından kaldırır ama onların yeniden yerleştirme için yeni fırsatlara imkan verir. Buna örnek olarak: Eski kent çevresi üst üste binen gökdelenlerle yer değiştirirken diğer alanların restorasyonuna zemin hazırlar. Yine ulaşım araçları yerellik ile akrabalık arasındaki bağlantıyı zayıflatırken uzakta olan "yakın|n akraba"ları ziyaret etmeyi kolaylaştırarak yeniden yerleştirme imkanı verir. 
(sh:128)

Modernlik koşullarında giderek bir "yabancılar dünyasında" yaşadığımız düşünceside yanlıştır. Modern öncesinde başkalarıyla kurulan ilişkiler genellikle yöresel bir nitelik taşımaktaydı.

Giddens modern ortamda ilişkilerin "mahremiyetin dönüşümü" olarak adlandırdığı bir sistemle açıklamaktadır. Herhangi bir kentin sokaklarında yürüyen bir kişi tek bir gün içinde daha önce hiç karşılaşmadığı, şekilde binlerce yabancı ile karşılaşır. Ancak dışardaki dünya- evin ve yerel çevrenin tanıdık ortamından belirsiz zaman ve mekan aralığına dönüşen dünya- tümüyle kişilik dışı bir dünya değildir. Modern türdeki mahremiyet ilişkilerinde güven her zaman müphem bir nitelik taşır ve ayrılma olasılığı hemen hep vardır. Kişisel ilişkiler kesilebilir ve mahremiyet bağlan kişilik dışı bağlantılar alanına geri dönebilir; biten bir aşkın sonunda yakın kişi birdenbire yeniden bir yabancı oluverir. Kişisel güven ilişkilerin günümüzde öngörüldüğü "karşıdakine kendini açman" beklentisi karşındakinin hiç bir şey gizlememe zorlaması, güvene ve derin karşı duygularını birbirine karıştırır.
(sh:129)

Modernlik koşullarında uzmanlık yalnızca varolan olağanüstü çeşitlilikteki psikoterapi ve rehberlik biçimlerinde değil "ilişki" konusunda teknik enformasyon sağlayan kitap, makale ve tv. programlarının çokluğundan da görüldüğü gibi mahremiyetin bir parçasıdır, ancak bu habermas'ın ileri sürdüğü gibi, soyut sistemlerin teknik uzmanlığı kişisel kararların önüne geçirerek önceden varolan bir "yaşam dünyası"nı kolonileştirdiği" anlamına mı gelir.
 
Giddens'e bu sorunun cevabı Hayır'dır. Nedenlerini ise şu şekilde sıralar.

1. Modern Kurumla kendilerini bir "yaşam dünyası" içine tümüyle yerleştirmezler. Bu dünyadan geri kalan kalıntılar çoğunlukla her zaman oldukları gibi kalırlar.

2. Teknik uzmanlığın, sokaktaki insanlar tarafından soyut sistemlerle girdikleri rutin ilişkilerin bir parçasını oluşturacak biçimde sürekli yeniden temellük edilmesidir.. Hiç kimse, mevcut muazzam karmaşıklaşmış bilgi sistemlerinin birkaç ufak bölümünden fazlası üzerinde gerek tüm uzmanlık bilgisine gerekse uygun biçimsel yeterliliklere sahip olma anlamında uzman olamaz.

Giddens'e göre: Nükleer terör olasılığının bütün uygarlıkları yok etme tehdidi karşısında Lach'ın kullandığı anlamda "hayatta kalma" anlayışının hala varolacağı süre içerisinde güvenlik ve tehlike dengesi açısından bakarak "artık"başkaları" yoktur. Kimse tümüyle dışarıda kalmaz. Birçok durumda modernlik koşulları, modernliğin yapısal düşünümselliğinden ve modern ulus-devletlerin poliyarkal sistemleri içinde toplu örgütlenmeler için birçok olanak bulunmasından dolayı özelcilikten çok, aktivizmi teşvik eder.
(sh:133)

Giddens, daha önce dile getirdiği, Juggernaut: (Hintçe dünyanın efendisi anlamına gelen Tanrı Jagannath sözcüğü gelme bir deyim. Bu tanrının bir heykeli her yıl dev bir araba üzerinde sokaklarda gezdirilir, Söylendiğine göre müritleri ezilmek için kendini bu arabaların altına atarlardı. Juggernout, ona direnenleri ezip geçer, kimi zaman düzgün bir yol izler gibi görünürken, kimi zaman önceden kestiremeyeceğimiz yönlere doğru beklenmedik biçimde sapı verir. Giddens'e göre modernlik juggernaut'u bütünleşmiş makinelerden yapılmış bir araç değil, içinde gerilimli, çelişik, çekişen, farklı etkilerin bulunduğu bir yapıdır.

Giddens, Juggernaut'u modernlik tehlikelerini en aza indirgemede, sunduğu olanakları en üst düzeye çıkarmada nasıl yönlendirileceği hususu ile ilgili kavramsal öneriler getiren Giddens bunu engelleyen başlıca faktörleri şu şekilde sıralar,

-Tasarım Yanlışları

-Kullanıcı hatası

Ancak bu iki unsurda modernliğin düzensiz yapısın oluşturan en Önemli öğeler değildirler. En önemli etkilerin ikisinden- amaçlanmamış sonuçlar ve toplumsal bilginin düşünümselliği

Giddens, bir sistemin ne kadar yetkin olursa olsun, Başlangıç ve işleyiş aşamalarının sonuçları diğer sistemlerin çalışması ve genelde insan etkinliği bağlamında tümüyle kestirilemediğini, Bunun bir nedenini dünya toplumunu oluşturan sistem ve eylemlerin karmaşıklığıdır. İnsan eylemi ve fiziksel çevrenin tek bir tasarım sistemi olmamasının nedeni toplumsal dünyayı etkileyen döngüsellikte görür. Yeni bilgi kavramları, bulguların toplumsal dünyayı yalnızca daha saydamlaştırmakla kalmayacağını, onu yeni yönlere doğru döndürecek yapısını da değiştirir. Bu olgunun etkisi modernliğin jugeernaut benzeri niteliğinde temel öneme sahip olduğunu ve toplumsal kurumların kendini olduğu kadar toplumsallaşmış doğayı etkilediğini bu nedenlerden dolayı "Tarihin" yakalayıp kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmeyeceğini kendi eylemlerimizi üretip çoğaltsak bile toplumsal yaşamı tümüyle kontrol edemeyeceğimizi iddia etmektedir.

Ancak bunların olmasının juggernaut'u yönlendirme çabalarından vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmemesi gerektiğini tarih'in bizim yanımızda olmasının garanti edilemeyeceği, Ancak modernlik düşünümselliğinin temel bir öğesi olan geleceği yönelik düşüncenin ağırlıklı karşı olgusal yapısının olumlu içerimlerine yardımcı olabilecek alternatif gelecekler, Ütopyan gerçekçilik modellerini önermektedir.

Bu teoriyi de 4 ana kavramsal çerçevesi içerisinde incelemektedir.


Giddens'in önerdiği "ütopyacı gerçekçi" kuram ahlaki bağmımıtmadır ve "iyi niyetin" kendilerinin yüksek etkili risklerle dolu bir dünyada potansiyel olarak tehlikeli olabileceğinin kabul edilmesi anlamında siyasal açıdan jeopolitik olarak taktikçi olması gerektiğini belirtir. Ne ulus-devlet alanıyla ne de yalnızca modernliğin kurumsal boyutlarından biriyle sınırlı olmayan iyi toplum modelleri yaratmak zorundadır. Yine Özgürlükçü siyasetin (eşitsizlik siyaseti), yaşam siyasetiyle bağlantılı olması gerektiğini tanımlamaktadır. Özgürlükçü siyasetle eşitsizlikten kurtuluşu hedefleyen radikal girişimler kastetmektedir. Yaşam siyaseti içinde "başkalarının" olmadığı, herkes için bütünleyici ve doyurucu bir yaşam olanaklarını geliştirme yollarını arayan radikal girişimlere işaret eder. Bu "bir şeyden özgürleşme" ile "bir şey yapmaya özgür olma" arasındaki eski ayırımın bir versiyonudur. Ancak, "bir şey yapmaya özgür olma" tutumu, bir ütopyacı gerçekçilik çerçevesi ışığında geliştirilmek zorundadır
 
Giddens gelecek yönelimleri olarak toplumsal hareketin tipolojisini yine 4 ayrı kategoriye ayırır

Radikal katılım yöntemlerinin modern toplumsal yaşamda yaygın önem kazandıkça toplumsal hareketlerin gelecekteki gizli dönüşümlere öncülük edeceğini belirtmektedir. İşçi hareketleri toplumsal hareket olarak değerlendirmektedir.

İşçi hareketlerini çıkış noktalan ve eylem alanlarını kapitalist girişimciliğin yayılımıyla sınırlı sınırlı olan mücadeleci birliklerdir. İster reformcu İster devrimci nitelikte olsunlar bu hareketlerin kökleri, kapitalist ekonomik düzen içinde, özellikle de işyerinin sendikacılık yoluyla savunmacı denetimine ulaşma girişimlerinde ve devlet gücünü sosyalist siyasal örgütlenme yoluyla etkilemek yada ele geçirmek girişi mi erindedir. Özellikle modern kurumların gelişiminin oldukça başında işçi hareketleri ifade özgürlüğü ve demokratik hakların başlıca taşıyıcıları olma eğilimi göstermişlerdir. Ancak kaynakların modern devlet gözetim işlemleri alanında bulan ifade özgürlüğü ve yanlısı demokratik hareketler, analitik olarak ve terimsel olarak ayrı tutulması gerektiğini belirtir. Genelde siyasal katılım haklarıyla ilgili hareketleri olduğu kadar, bazı ulusçu hareket biçimlerini de içerirler. Bu bağlamda Mantın "Burjuva haklarını" yalnızca sınıf egemenliğinin bir ifadesi olarak indirgeyici bir biçimde değerlendirmeye çalışmakla hatalı bulur. Bu türden hakla ve söz konusu haklara ulaşmaya, onları savunmaya yada yaygınlaştırmaya yönelik mücadeleler, kapitalist ve devletçi sosyalist modern siyasal düzenlerde türsel bir öneme sahiptir. İşçi hareketleri ve konuşma özgürlüğü yanlısı demokratik hareketler "eski"dir. Yani, Barış hareketleri askeri ve polis gücünü de içerecek şekilde şiddet araçlarının denetimi arenasını seçmişlerdi. Giddens, dinsel değerlerde etkilenen bazı pasifıst hareketlerinde endüstri legosu savaşın ilk çıkış noktasına işaret ettiğini günümüzde belirli bir öneme sahip oluşunun sebebini de nükleer silahların işe karışacağı bir savaşın çıkmasıyla bağlantılı yüksek etkileri risklerin büyümesinin sonucudur.

Ekolojik hareketlerin savaşım alanı ise "yaratılmış çevredir. Ütopyacı gerçekçilik ışığında, bu hareketler, insanlığı daha güvenli ve insancıl bir dünyaya götürebilecek değişikliklerin biricik temeli değildir. Buna örnek olarak, Barış hareketleri, askeri tehlikeler karşısında taktik amaçların bilinçli olarak belirlenmesinde ve bunlara ulaşılmasında önemli olabilirler, bununlar birlikte Kamuoyunun, ticari şirketler ile ulusal yönetimlerin siyasalarının ve uluslararası örgütlerin gücünü de içeren diğer etkiler temeli reformlara ulaşmada çok önemlidir. Ütopyacı gerçekçilik tutumu, gücün kaçınılmazlığı kabul eder ve her türlü güç kullanımını zararlı olarak görmez.

Güç, en geniş anlamda herhangi bir işi yapmanın yoludur. Giderek artan küreselleşme ortamında fırsatları en üst düzeye çıkarmaya yüksek etkili riskleri en alt düzeye indirmeye çalışarak gücün eşgüdümlü kullanımını gerektirir. Bu yaşam siyaseti kadar özgürlükçü siyaset içinde geçerlidir. Ezilenlere duyulan sempati tüm özgürlükçü siyaset biçimleri için temel oluşturur. Ancak belirli amaçları gerçekleştirmek çoğu kez ayrıcalıklı olanların müdahalesine bağlıdır.

Devletler ve bölgeler arasındaki- özellikle de endüstrileşmiş ve az endüstrileşmiş ülkeler arasındaki yoğun eşitsizliklerle karakterize olan ve kaynakların kıt ve baskı altında olduğu bir dünyada kıtlık sonrası kavramının anlam aramaktan ziyade kendi kendini yok edecek bir yol izlemeyen bir dünya için "başka hangi seçenek vardır? sorusunu gündeme getirmektedir. Ekonomik açıdan yaşanan gelişmeleri buna örnek olarak veriyor. Ekonomik açıdan ileri devletlerdeki birçok insanın "Gelişme Yoğunluğu" yaşadıklarına ilişkin bulgular olduğunu, öte yandan, sürekli ekonomik büyümenin çoğunluğun yaşam kalitesini etkin biçimde yükseltmedikçe yararlı olmadığı yolunda genel kanıyla ilgili birçok delil olduğunu İddia etmektedir.

Bir kıtlık sonrası sistemin kuramsal boyutlarını şu şekilde belirler.



Bu anlaşmaların toplumsallaşmîş ekonomik örgütlenme biçimindeki örgütlenmelerin gelecek yıllarda artarak devam edeceğini öngörmektedir.

Modernliğin ikinci kuramsal boyutu olan gözetim ve yönetimsel güce bakıldığında, ulus-devletler içinde gözetim etkinliklerinin yoğunlaştırılması demokratik katılım yönünden artan baskılara yol açar. Buna örnek olarak kendilerini "demokratik" olarak adlandırmayan ülke kalmamış oluşunu örnek olarak verir. Çünkü, modern devletlerin yöneticileri etkin bir yönetimin, insanların aktif desteklerini gerektirdiğini keşfetmişlerdir. Bununla birlikte "hükümetin siyasal açıdan eşit olarak değerlendirilen

vatandaşlarının tercih/erine gösterdiği sürekli duyarlılık" olarak tanımlanan "poliyarki" yönündeki yönelimler şu anda ulus-devlet düzeyinde yoğunlaşma eğilimindedir. Ulus-devletin küresel düzen içindeki konumunun, alt düzeyde tomurcuklanan yeni yerel örgütlenme biçimleriyle ve üst düzeydeki uluslararası nitelikteki diğerleriyle birlikte değiştiği göz önüne alındığında, yeni demokratik katılım biçimlerinin de artarak ortaya çıkma eğilimi göstereceklerini beklemek akla yakındır. Bunlar, örneğin işyerinde, yerel örgütlerde, medya organizasyonlarında ve çeşitli türdeki Devletler arasındaki ilişkiler söz konusu sürece daha koordine bir küresel siyasal düzenin ortaya çıkması olası gibi görünmektedir. Artan küreselleşme yönündeki eğilimler devletleri, önceleri ayrı ayrı uğraşmak durumunda kalabilecekleri konular üzerinde işbirliği yapmaya, zorlayacağını düşünmektedir.

Giddens'e göre savaş araçlarının öneminin azaldığı bir dünyaya geçiş işin çok az şans bulunur, savaşsız bir dünya düşünmek, kuşkusuz ütopyacılıktır;

Benzeri bir durum "yaratılmış çevre" durumunda da geçerlidir. Teknolojinin sürekli devrimsel nitelikli değişimi, ivmesinin bir bölümünü kapitalist birikimin zorunluluklarından ve askeri kaygılardan alır. Ancak bir kez yoluna girdiğinde artık kendi dinamiğine sahiptir. Bilimsel bilgiyi genişletme ve bütün ilerlemelerin teknolojik değişmedeki etkinliğinin gösterilmesi çabası önemli bir etkendir. Jackues ElluFun belirttiği gibi teknolojik yenilik bir kez rutin olarak yerleştiğinde güçlü bir atalet niteliğine sahip olur. "Teknoloji, hiçbir zaman herhangi bir şeye doğru ilerlemez; Çünkü arkadan itilir. Teknisyen neden çalıştığını bilmez ve genellikle bununla da fazla ilgilenmez. Bir amaç için ortada herhangi bir çağrı da yoktur; arkada takılı duran bir motorun baskısı söz konusudur, ve bu motor makinenin bir an durmasına bile tahammül göstermez. Teknolojik unsurların birbirine bağımlılığı, olmayan sorunlar için çok
fazla sayıda çözüm vardır"

Teknolojik yenilik süreçleri sürekli hızlanmaktadır. Ama teknolojinin insancıllaştırılmasına yönelik, insanlar ve yaratılmış çevre arasındaki şu anda geniş ölçüde "araçsal nitelikte olan ilişkinin içine ahlaki konuların giderek daha fazla girmesini de içerecek gibi görünmektedir.

Giddens yeni teknolojik gelişmeler ne olursa olsun (kapitalist verimliliğe faydalı olsalar bile, çevre sağlığı ya da askeri güvenlik için tehlike taşıyabilirler) Giddens potansiyel risklerin bir taslağını şu şekilde çizmiştir.




Yönetimsel kaynaklar açısından bakıldığında artan demokratik katılım eğilimlerinin karanlıkta kalan yüzünde totaliter bir iktidar yaratma olanakları bulunmaktadır.

Gözetim işlemlerinin yoğunlaştırılması demokratik katılımı için birçok fırsat sağlar: ancak bunun yanısıra politik gücün şiddet araçlarının tekelci kontrolüyle desteklenerek bir terör aracı olarak bölgesel kontrolü nede olanak verir. Zigmunt Baumann tarafından açıklandığı gibi totaliterizm ve modernlik birbirleriyle olumsal anlamda değil yapısal olarak da ilişkilidirler.

Modernliğin artık yeryüzündeki herkesin anlayabileceği diğer yüzünde, bir "böcekler ve çimenler cumhuriyeti" nden yada yıkılmış ve yaralanmış insan topluluklarından başka hiçbir şey olmayabileceğini ve kıyamet gününün gündelik yaşamın bir karşı-olgusu gibi bildik bir biçim aldığını ifade etmektedir.

Giddens'a göre modernliğin temel sonuçlarından biri küreselleşme olduğunu vurgular.

Modernlik yalnızca küresel etkisi açısından değil, dinamik karakterinde temel önemde olan düşünümsel bilgi açısından da evrenselleştiricidir. Bu niteliği modernliğin Batıya özgü kabul edildiğini itiraf eder.
KAYNAK:
 Giddens Anthony, "Modernliğin Sonuçları" Ayrıntı Yayınları 1994

Devamı
    eposta       edit

14 Mart 2012 Çarşamba

Yayınlandı Mart 14, 2012 gön: ve 0 yorum

Postmodernizmin siyaset bilimi düşüncelerine etkileri

    
 İçinde yaşadığımız çağın siyaset yaklaşımının belirlenmesinde en önemli katkıyı sunan Aydınlanmacı anlayışın doğal bir uzantısı olarak, teknolojinin artan bir şekilde hayatı kontrol ediciliği, rasyonel aklın önceliği, geleneksel ve kutsal olarak bilinen değerlere şüphe ile bakış gibi olgular insanın dünyaya bakış açısını değiştiren anlayışı getirmekte gecikmemiştir.

      Rasyonel aklın önceliğinde seküler bir anlayışa prim veren ve güya devrimci olduğunu iddia eden klasik sağ ve sol ideolojilerinin içine düştüğü açmazlar batının kendi içerisinde olmak üzere klasik birikimin değerlerinin sorgulanmasına neden olacaktı. Modernleşmenin getirdiği yeni siyaset yaklaşımları ülkeler ve milletler üzerinde ortaya çıkan sorunların aşılmasında pek az bir etkiye sahip oluşu, modernizme yönelik olmak üzere çeşitli tepkilerin ortaya çıkmasına bu arada postmodernist çerçeveye sokulabilecek bir siyaset felsefesinin oluşmasına neden oldu.
     Araştırmamın bu bölümünde modernliğin olumsuz sonuçlarının bir tepki mekanizması olarak alternatif önermeler koyma ihtiyacının bir uzantısı olarak post modern düşünce yapısının karakteristik tartışmalarına yer verilmektedir.

    Modern kelimesi, latincede "henüz, şimdi" anlamındaki "modo" dan gelmektedir.
Modernliğin kurulması Rönesans sonrasına uzanmaktadır. İnsanın doğada belirgin ve "etken akıl"ın vahy'e tercih edildiği, cemaat otoritesinin yerine bireyin özerkliği aldığı, güçlü, 1789     Fransız devrimi ile insanların zihinlerinde yaptığı hakimiyet ile kendini belli etmiştir.         
 
    Rasyonelizmin belirlediği modern düşünce anlayışı, kartezyen felsefe anlayışı ile, varlık tek bir ilkeye dayalı olmaktan çıkmış iki bağımsız alana yayılmıştır. Ruhi olan, maddi olandan bütünüyle ayrılmış, Tanrı, varlığı belirleyen, ona yön veren, evrene müdahale eden bir yaratıcı olmaktan çıkarılmış, varlıktaki bütünlük kaybolmuş, sekülarizme temel olacak şekilde dini ve dünyevi hatlar ayrılmıştır. Modern öncesinin çevrimsel zaman tasarımı yerini, modern doğrusal hareket tasavvuruna bırakmıştır, "ilerleme" hakim bir paradigma haline gelmiş. Yerine bir tabirle "seküler bir din" olmuştur. Zamanın lineer bir tarzda açıklanması, mantıki olarak evrimciliği tesis etmiş, varlıkların biyolojik evrimi düşüncesinin oluşturduğu büyü; toplumsal bilimlere uygulanmış, dinlerde Darwinci teoriye göre açıklanmaya çalışılmıştır. (1)
    Bütün bunlardan şu anlaşılıyor ki modernist varlık tasarımında merkezde olan insandır. Önceki dönemlerde dünya insana bırakılmış bir "emanet" iken modernizm onu insanın mutlak iradesine terk etmişti. Ancak böyle bir yaklaşımın olumsuz sonuçları olmuştur. Aşırı uzmanlaşma, bürokrasi, otomatikleşme insanı makineleştirmiş, üretimin azamiye çıkartılması pahasına "tüketim kültürü" genişletilmiş, Dünyayı kontrol altına çabaları sonucunda kendi eliyle oluşturduğu dünyanın "modern bir kölesi" olmuştur. Makine, toplumsal organizasyon, üretim araçları, ekonomik değerler, iş araçları, dayatılan gereksinim ve arzular insanı yabancılaştırmakta ve bütün yeteneklerini köreltmektedir.
    Küreselleşme sayesinde modernizmin bu olumsuz değerleri bütün dünyada "gelenek"le çatışmasına neden olmuştur. Bu karşı çıkışlardan en önemlisi olan "postmodernizm" ise sürgit ortaya çıkardığı bu sorunları nasıl çözümleyeceği merak konusudur.(2)
    Giddens, Postmodernizm anlamının en iyi biçimde, edebiyat, resim, plastik sanatlar ve mimarideki stil ve akımlara işaret etmesiyle sınırlandırılması gerektiğini belirtir.

    Bir postmodernlik dönemine gidiliyorsa, bunun anlamı, toplumsal gelişimin yörüngesinin bizi modernliğin kurumlarından uzaklaştırıp, yeni ve farklı bir toplumsal düzene doğru götürdüğüdür. Giddens Postmodernizmin bu tür bir geçişin farkında olunduğunu anlatabilir, ancak varolduğunu göstermez demektedir.

    Giddens'e göre postmodernlik işaret ettiği husus daha öncede akli varsayımlar doğrultusunda geliştirdiği varsayıma dayanır. Hiç bir şeyin tam bir kesinlikle bilinemeyeceğini, tarihin içinde teolojiye yer olmadığını ve dolayısı ile "ilerlemenin" hiç bir versiyonu kabul edilebilir biçimde savunulanlayacağını, ekolojik kaygıların, belki de yeni toplumsal hareketlerin giderek artan önemiyle birlikte yeni bir toplumsal ve siyasal gündem ortaya çıkmış bulunduğunu belirtir. (3)

    Postmodernizm, modernizmin tam bir karşıtlığı yada sonu olmaktan ziyade modernizme bazı konularda itiraz eden, sorular soran bir akımdır. Postmodern, modernliğin bilincidir. Postmodernizmin çıkış noktası ise modernizme duyulan inancın yitirilmesidir. Buna göre Postmodernizm, görecelidir. İnsan her şeyin ölçüsüdür, çoğulculuk ve çok kültürlülük esastır. Eklektiktir. (Yani her şey gider) sivil toplumcudur, yorumsamacıdır. Dine ve geleneğe dönüş söz konusudur. Ancak geri dönülen din vahiy dini değil, geleneksel ve kültürel öğeleri içeren dindir.(4)

    Dr. Yahya Sezai Tezel'in Post modernist önermeleri sorguladığı makalesinde, postmodern teorinin önerdiği bazı varsayımların konumları üzerine alçak gönüllü bir değerlendirme yapar.(5)
    Tezel'e göre insanın varoluş problemini anlamaya yönelik olmak üzere insanlık tarihi ortak bir dünya tasarımıyla başlayan bir insan ırkının tarihin olmadığı gibi insanın kendini yaratan tecrübeyi anlamlandırmaya çalışırken, kendini yaratması, olmayan bir şeyi, insan kültürünü yoktan var etmesi olarak değerlendirir, oysa Tezel'e göre insanın sevaplarıyla, günahlarıyla kendi kültürün inşacısıdır, yaratıcısıdır.
    Tezel burada özellikle insanlığın ökümenik bütünlük sergileyen birikimli ortak mirasına dikkat çeker ki, insanlığın çeşitli kültürlerle yapmış olduğu alışverişler sonucunda oluşmuş bir deneyimdir.
    Tezel'e göre Avrupa Batı uygarlığının 19. 20. yüzyıllarda vardığı aşama, ortaya koyduğu gerçeklik, bütün insanlığın geleceğinin aynadaki aksidir, tarzında geliştirilen modernist önermelere karşı itiraz sesini yükselttiği için bu önerme, postmodernist önerme doğrudur. Ancak bu önermeyi yanlış bulup itiraz etmek her hangi bir Antropologu yada sosyologu, yahut siyaset bilimcisini post modernist yapmaya yetmez.(6)
    Yine postmodernist önermelerin dile getirdiği şu anda Batı uygarlık geleneğini oluşturan kültürlerin insan hakları demokrasi teknikal devrim gibi unsurların varolması bu kültürlerin bütün değerlerinin, kurumlarının yaşama alışkanlıklarının olumlanmasını haklı kılmaz itirazı anlamlı da olsa önemli değildir. Yeni değildir.
    Tezel'e göre postmodern önermelerden birine farklı bir anlam kazandırılmaya çalışılıyor.
Avrupa Batı uygarlığının içerdiği öğeler nedeniyle insan hayatı refah ölçütleri açısından bütün dünyaya damga vurması karşısında bu uygarlığa şeytan taşlar gibi saldıranın varolma tavrı ile bu kültürün geleneğine tapınan "varolma tavrı" ile aynı görür.
    Post modernistler bu bağlamda Batı uygarlık geleneği ile öteki gelenekler arasında insan tecrübeleri etrafında şekillenen "Başarı" farkını geçerli saymama çabası ise bu Tezel'e göre anlamlı değildir. Avuntu bir çabadır.
    Tezel'e göre "Her kültürün moralitesi değerler sistemi, ancak kendi içinde değerlendirilebilir" bir kültürdeki insanların bir başka kültürdeki insanların moralitesini değerlendirme imkanı ve hakkı yoktur şeklindeki Post modernist önermeyi doğru bulmaz. Tezel'e göre, Ernest Geller'in tezlerinden de anlaşıldığı üzere, insan istese de istemese de varolan o olsa da olmasa da var olan bir dünya içinde yaşadığı için "bilme"si salt tasarımsal bir süreç olmayıp, "operasyonel" bir faaliyettir. (7)
    Tezel'e göre her bir kültüre "bilme"sinin etkililik, başarılık notunu veren hakem, başka kültürlerin insanları değil, dışımızdaki gerçekliğin kendisidir. İnsanlığın tarihi de dışımızdaki gerçekliğin asli bir parçasıdır. Bilinecek bir özne, bir bilgi öznesi olarak "insan"ın kendide dışımızdaki olgusal gerçekliğin bir parçasıdır. Durum böyle olunca, bütün bu itiraz edilemeyen gerçekler karşısında hala kültürlerin dışarıdan bilinmelerinin imkansız olduğunu söyleyerek "hikmete eriştiğini sanan siyaset bilimci var ise bu adamların hala bilgi üretebileceklermiş gibi üniversiteden haksız bir şekilde maaş almamak için istifa etmesi gerektiğini önerir.
    Ancak moral Dünya tasarımlarının bir kültürün dışarıdan değerlendirilebileceğini savunmanın zor görünürse de imkansız olmayacağını belirtir.
    Ayrıca, bir kültürün değerlerinin, bu kültürün kendi içinden hiç sorgulanmadan sürdürebileceğini önermesi, mutlak olarak başarılı bir toplumsallaşma sürecinin olanaklı olduğu önermesiyle aynı anlama gelir ki bu bunu yanlış bulur.
    Tezel'e göre kişi değerlerine sorgulandığı anda dahi onları gerekçelendirmek, omuzlamak cesareti gösterebilmelidir. Zaten insanlar isteseler de istemeseler de "diğerleri" başkalarının değerlendirmesine "açık"tır. "başkaları onların değerlerini değerlendirir. (8)
    Giddens'e göre Aydınlanma düşüncesinde nihilizmin tohumlan saklıdır. Postmodernlik yalnızca temelciliğin sonu ile değil, "Tarihin Sonu" ile ilişkilendirilmiştir. Tarih hiçbir asli biçime ve genel teleolojiye sahip değildir. Birçok farklı tarih yazılabilir ve bunlar bir Arşimed noktasına dayandırılamazlar.

    Giddens'e göre Nihilizmin öncüleri Nietzche ve Heidegger'in ortak noktalarda birleştirir. Her ikisi de modernliği, "tarihin" bilginin ussal temellerinin tedrici biçimde temellük edilmesi olarak tanınabileceği düşüncesiyle ilişkilendirmektedir. Onlara göre bu "aşma'" kavramında anlatılır. Yeni kavrayışların oluşumu, toplam bilgi birikimi içinde neyin değerli, neyin değersiz olduğunu tanımlamaya yaradığını, her biri kendini temelci aydınlanma savlarından uzak tutmayı gerekli gördüğünü, ancak onları daha üstün yada daha iyi temellendirilmiş savlara dayanan stratejik bir konumdan eleştiremediklerini,böylece bu iki filozofun, dogmaya karşı getirilen aydınlanma eleştirisinde merkezi önemde olan "Eleştirel aşama" kavramından vazgeçtiklerini belirtir. (9)


    Ali Coşkun, modern dünyadaki kimlik bunalımlarının, Nietzsche'nin "Tanrıyı öldürmesi", ile başladığını ve Weber'in deyimiyle "Tanrıların ve iblislerin çoğulluğu" ile nitelenebilecek modern bir gerçeklik haline dönüştüğünü ve modern dünyanın, büyük ölçüde dinin hayattan kovulduğu bir dünya olarak nitelendiğini belirtir. (10)


    Giddens, Postmodernlikten modernliğin yerine geçiyormuş gibi söz etmenin olanaksız olan şu nedene sığınmakla gerçekleştiğini belirtir. "Tarihe biraz bütünlük vermek ve onun içindeki yerimizi kesin olarak belirlemek" bu sorunun çözümündeki önerisi, temelcilik (Fundementalizm) ten kopuşun Nietzsche ile hız kazandığını kabul eden yazar, ancak söz konusu olan gelişmeyi modernliğin aşılmasından çok "modernliğin kendi kendini anlamaya başlaması" gibi görmenin daha anlamlı olacağını belirtmektedir. Bu anlayışı da kendi deyimiyle ''Tanrısal bakış açıları" ile yorumlamaktadır. (11)


    Giddens, Batı kültürünün aslında Tanrısal iyiliğin başarısını vurgulayan dinsel bir bağlamdan ortaya çıktığını, ve aklın savunulmasının kutsal takdir düşüncelerini değiştirmeyip, yalnızca biçimlendirdiğini, Tanrısal Kanunların duyularımızın kesinliği ile kutsal takdirinde Tanrısal ilerlemeyle değiştirildiğini iddia etmektedir.

   
Giddens kitabında düşüncesinin temeli olan bir görüşü açıklar. Ona göre Tanrısal takdir temelli tarih görüşleriyle bütün bağların koparılması, geleceğe yönelik karşı-olgusal düşüncenin ortaya çıkışı ve ilerlemenin, sürekli "Değişimle" "boşaltılması" ile burada temelciliğin çözülmesi olgularını postmodernliğin yani onun deyişiyle modernliğin ötesine filan geçilmiş değildir. Yaşanan durum olsa olsa "Modernleşmenin radikalleşmesi"dir. (
12)

    Giddens'e göre bu radikalleşmenin önemli sarsıcı sonuçlara yol açtığı açıktır. Bunlar Batının ayrıcalıklı konumunun uçup gitmesiyle birlikte, evrimciliğin çözülmesi, tarihsel teleolojinin ortadan kalkması, yaygın, kurucu, düşünümselliğin kabul görmesi..

    Zühtü Arslan, Postmodern düşüncenin temelinde dinsel ve metafizik geleneklerin dışlaması ile profan (Dindışı) bir dünyanın savunuculuğunu yaptığını iddia eder. Buna örnek olarak Heidegger ve Deridanın metafiziğe karşı açtığı savaşı örnek verir. Rortry'e göre böyle bir dünyada "İnsanlar artık hiçbir şeye tapınmaz, hiçbir şeye kutsallık atfetmez. Herşeye dilinin, bilincinin, toplumunun, zamanın ve şansın ürünü olarak baktığını" söylediğini belirtir. 
Böylesi bir dünya fikrinin insanı dinsel sınırlamalardan bireyi kurtarma projesine postmodernist düşüncenin sımsıkı sarıldığını iddia eder. Öyle ki postmodernist hareket hakikat iddiasında bulunan tüm düşünceleri ve açıklamaları metafizik etiketi altında toplayıp reddetmekle amacına ulaşmak istediğini
belirtir.
    Böyle bir sonuc ise araçsal aklın kutsanması ve pozitivizmin yüceltilmesi olgusunun yeni bir versiyonudur. Ancak bu postmodernist izahın etik alandaki problemlere kayıtsız olduğu anlamına gelmediği, postmodernistlerin temelsiz bir ahlak ve siyasetinde olabilirliğine dayandıklarını ancak bunu göstermekte zorlandıkları söylenebilir.(13)

 
    Postmodernistlerin doğrunun bilindiğinin farzedilmediği bir ortamda ahlakın üzerine oturduğu iyi ve kötü değerlerinin nasıl temellendirileceği sorusuna dikkat çeken Zühtü Arslan, Dostoyevski'nin "Tanrı yoksa her şey caizdir" sözünü nakletmektedir. Açıkça ahlaki değerleri ve yargıları mümkün kılacak bir referans noktası oluşturmak postmodernistlerin açıkça ifade etmeseler de ortaya koydukları siyasal projede (demokratik) ahlaki relativizme yer verdikleri görülüyor.Bunlann başında postmodern siyasal projenin öncülerinden "John Keane "geliyor.(14)
    Habermas'ın ahlaki evrenselliğine karşı görüşünü kuran Keane, Demokratik ve sivil toplumun yapı taşları içerisinde grupların fikirlerini ister dayanışma ile ister çatışma içerisinde oldukları sosyo-politik bir süreci öngörmektedir.
Keane'ye göre demokrasinin ve çoğulculuğun sınırları vardır. Bütün inanç ve davranışların demokratik toplumsal yapı içerisinde yerinin olmadığını belirtir. Zira demokrasinin düşmanı olan "ideoloji ve tolerans göstermek potansiyel olarak dil oyunlarının (Language games) çokluğunu engellemek ve baltalamak demektir. Bu haliyle demokrasiyle uyumlu olan düşünceler hoşgörü şemsiyesi altında yer bulabilir. Hatta Zühtü Arslanın naklettiğine göre mahçupyan, antidemokratik toplumsal değerleri ve inançları dağiştirmek gerektiğini savunmakla aslında Zühtü ARSLAN'ın nitelemesiyle bütün modernistlerin karşı oldukları "Ussal Düzenlemeci" yaklaşımla getirilmeğe çalışılan "Toplum Mühendisliği" misyonunun bir örneğini taşımaktadır.(15)

    
    Ali Coşkun Yeni bir kimliğe işaret eden Postmodern durumun "geç kapitalizmin kültürel mantığı" olarak nitelemektedir. Yüksek modernizmin ahlaki ciddiyetinin yerini ironi, pastiche, kinizm, ticari tutum ve kimi durumlarda dobra bir nihilizm almıştır.(16)
    Modernist kimlikte; din, felsefe, ahlak, hukuk, tarih, ekonomi ve siyasetin eleştirisi ilk ve tek ayırtedici nitelik iken, postmodernist ya kayıtsız biridir ya da her konuda anarşist.
Çağı yakalamak, çağdaşlaşmak gibi siyasal söylemler postmodernist kimlikle beraber "çağın ilerisine geçmek" şeklinde yer değiştirdiğini belirtir.

    Ali Coşkun'a göre Postmodern adlandırması, esasen, modernitemizi onaylamanın ve çok modern olduğumuzu beyan etmenin bir yolundan başka bir şey değildir, (sh. 52) Böyle bir adlandırmanın ardarda gelen düzçizgiset (linear) ve ilerleyici zamana tutsaklığın sürdürülmesi anlamına da gelir. Ali Coşkun bunu güzel bir teorik çerçeve içerisinde sunar.(17)

    Çağdaş ve "Çağı aşan" mantığın toplumsal hayatın değişik alanlarında ortaya çıkardığı karakteristik özellikleri sıralamaya devam eden Ali Coşkun, modernistin olgucu, akılcı, bilim ve tekniğin gelişmesine ve standartlaşmış nesneler üreten endüstrinin büyümesine inanan biri iken, postmodernistin, tam anlamıyla toplumsal çeşitliliği ve parçalılığı benimseyen biri olduğu görülmektedir.
    Postmodernistler bu arada disiplinlerarası sınırları yıkma eğilimindedirler. Bu yeni dönem de bilimi ideolojiye indirgemesi pozitivizmin gerileyişi görecilik, bireyciliğin değer kazanışı, her alanda temel ilkelerin geçersizleşmesi, "Dekonstrüksiyon " (Yapı bozunum) un tadına varış, insan faaliyet ve eylemlerinin anlamı üzerinde kaygılı bir belirsizlik  kendini dışa vurmaktadır. Denilebilir ki, bu, muzaffer bir pozitif bilimin kesinliklerinden
genelleştirilmiş bir belirsizliğe ve aynı zamanda dinin dönüşü anlamına da gelir.(18)
    Yine modern dönemin kimliğini, metalaşmanın infilak edip saçılması (explosion) mekanikleşme, teknoloji, mübadele ve piyasa nitelerken, post modern kimlikli toplum da, tüm sınırların, alaların yüksek ve aşağı kültür (avam-havas geleneği- yada halk-entellektüel geleneği); görünüş ve gerçeklik, sağ ve sol, ilerici ve gerici vb. arasındaki ayrımların tümünün ve geleneksel felsefe ile toplumsal teorinin barındırdıkları diğer tüm çift değişkenli karşıtlıkların şiddetli bir infilakla "içe dönük çöküşu'nün gözlendiği bir manzara söz konusudur. (19)

    Ali Coşkun, Modern Dünyada ortaya çıkan dönüşümler sonucu bu bunalımların toplumsal kurumlara yansıdığını düşünmektedir. Ailenin yapı ve işlevindeki değişime ek olarak, ırkçılık ve ırklar arasındaki ilişkiyi örnek olarak vermektedir. Bu globalleşen köy ortamında bireyselcilik ve bireyin yüceltildiği ortamlarda seküler bir kimlik aracı olarak kullanılmaktadır.
Ancak yine de seküler değerlerden hızla yüz çeviren milyonlarca insanın tıpkı bir dini uyanışı andırırcasına bağlı bulundukları coğrafyanın dinine hızla sarılmaya başladıkları ortadadır. Modernizmin puslu havasının bu uyanışın bir süre daha gizleyebileceğim, ancak tek tek bireylerin, gelip geçici nitelikteki sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlar karşısındaki tavırlarını ne olursa olsun onların gündelik hayat karşısındaki dini tutum ve davranışlarında olağanüstü bir çeşitlik sergiledikleri gözlenmektedir. Ali Coşkun, postmodern de dahil olmak üzere modern kimliklerin küresel bir yaygınlığının devam edeceğini belirtir.(20)


    Tarihsel olarak bakıldığında jameson'un ileri sürdüğü gibi postmodernizm askeri ve iktisadi Amerikan hakimiyeti akımının üst yapısal ifadesi yada en azından Avrupa-merkezciliğin sonu olarak da görülebilir. Bu iddia Necmi Zeka'ya göre doğruluk payı içerse de dönemi eştirmeye karşı olanların sayısının da yeterince fazla olduğunu eklemektedir. Nasıl ki modernlik Augustine ya da Eflatun'a bağlanabiliyorsa, postmodernlik de sofistlere kadar geri götürülebiliyor. Hatta- diğer yapıtlarıyla olmasa bile "Yargı gücünün eleştirisi" kitabıyla Kant, "dil oyunları" ile "ikinci" Wittgenstein, tamamlanamazlık (nihai belirsizlik) teoremi ile Gödel, tabii ki Nietzseche ve onun gözdesi Herakleitos, postmodernizm saflarında yer almaktadır.(21)

     Necmi Zeka'ya göre Postmodernizmin herhangi bir tanıma indirgemeyecek bir karmaşıklığa düzensizliğe sahipse de postmodernizm Öncelikle modernleşme ile bir hesaplaşma demektir. Aydınlanma tartışması yada kavram merkezciliğin eleştirisi gibi görünürde dar kapsamlı karşı çıkışların aslında Batı fikir hayatında büyük bir huzursuzluğun yankıları olarak görülüyor.(22) 
      Habermas gibi kervanın bütün olumsuzluklarına rağmen aynı yolda devam etmesini canla başla savunanlar çıkmaktaysa da bir yeniden değerlendirme süreci olarak postmodernizm, her alanda ağırlığını hissettiriyor. Öznel nesne yada söz/ yazı ayrımı gibi batıyı meydana getiren en temel kavram ve kategorilerin sorgulanması olarak ele alındığında, post modernizm tümüyle Avrupa içinden doğmuş bir "farklılık" yinede bütün yıkıcılığına karşın postmodernizm bir akım yada hareket olarak çıkmıyor karşımıza.(23)   
    Postmodernitenin siyasal tercihi olarak sunulan- demokrasi-, katılımcı demokrasi, olguları hakikatin göreceli olduğunu savunuşuyla hakikat, tarihseldir., dilseldir. Hakikat bulunmaz yapılır. Zira orada yada burada keşfedilecek bir hakikat yoktur. Ancak tam bu noktada Zühtü Arslan, "Göreli Tekabuliyetçiliğin (karşılık) evrensel değerleri dışlayan böyle bir düşüncenin nasıl olup ta demokrat projenin parametreleri olan bazı ilkelerin evrenselliğine izin verdiğini ısrarla sorar. (24)Bu zihniyetin öngördüğü bu önermeler evrensellik iddiası taşımaktadır.

    Mustafa Armağan, Raymond Williams'ın bir araştırma sırasında "Modern" kelimesinin alt anlamlarını sıralarken modern'in geleneğin ıslah edilmiş şekli olduğuna değindiğini belirtir(25)
    Mustafa Armağan, postmodernliği anlamanın modernliği anlamaktan geçtiğini söyler. F.Lyotard'ın da belirttiği gibi bir sanat eseri ancak postmodern ise modern olabilir. Dolayısıyla modern duyarlığa yabancı, özneyi merkezleştirerek yücelten, yaklaşımı anlamadan, postmodernistlerin niçin her şeyi "oyunlaştırdıklarını" kuralları hiçe sayarak "kolaj"lara gittiklerini, kendilerini alaya aldıklarını, ticaret ve emtia dilini arsızca kullandıklarını, yüzeysel ve biçimsel olanı önemseyişlerinin metafizik ciddiyetin kuyusunu kazdığını, yüksek modernizme karşı çıkarken kaba olanın estetiğiyle hareket ettiklerini anlamamak mümkün değildir demektedir.(26)
    Lyotard için postmodern, ne modernliğin melankolisi, nede postmodern binalarda görülen o silik eklektizm, postmodern, bütünlük baskısından, bir üst-söylemin otoritesi altında senteze varma baskısından kurtularak daha da ileri gitme, sürgüne gitme isteği... Eşitlikçi anlatının ve sistem teorisyonlerinin, konsensusa varma çabalarını, sağlam, istikrarlı düzen arayışları reddeden bir tavır olarak nitelemektedir.
    Modernlik esasen sübjektif olanın merkeze alınmasıyla eskinin ontolojik mihenk taşı olan Tanrı, ruh, ölüm sözlük, insanüstü varlıklar, hatta nefsin bilişsel merceklerinden geçmeyen her şeyin tali konuma, pasif mevkie düşmesini getirmektedir. (27)
    Heidegger'in ifadesiyle bireyin "akıl'a kilitlemesiyle akıl öncesi ve ötesi bütün düzenlemeleri ekarte etmeyi kafasına koymasıdır, Mustafa armağan bunu 1. sekularizasyon adını vermektedir. (28)
    Böylece kendi üzerine düşünen birey dışı dünyayı (toplumu, devleti, dini vs.) yeniden şekillendirmiş olan özne, yine öznenin kurduğu bir dünya üzerine düşünmektedir, bu aşamada postmodernler biçimin İçeriği tayin ettiğini, üslubun yazıyı kurduğunu, retoriğin kendi başına bir varlık olduğu düşüncesindedirler. Kısaca postmodernlik biçimin
sekularizasyonunu amaçlamaktadır. Yani Modernlik "Makina" üzerine düşünürken, postmodernlik, " makina düşüncesi üzerine" düşünmeyi getirdiğini ifade etmektedir. (29)
    Bu arada Postmodernistlerin Modernliğin düşünce felsefesi kaynaklarından beslenerek incelikli bir şekilde geleneğe bu arada dine karşı bir duruş olduklarına dikkat çekiyor.(30)

    Wolfgang Welsh'e göre Post Modernizm, modernizmin sınırlarının eleştirisidir. Bu sınırlar arasında kuşkusuz ki dinin sınır dışında bırakılması ve fazlasıyla gelişmiş olan bir bireycilik vardır. Bu nedenle postmodernizm tabii ki dinin bu anlamda yeniden önem kazandığı ve bireyin öneminin anlaşıldığı bir durum olarak saptanabilir. Ama aynı zamanda ateizminde olası ve meşru olduğu bir durumdur. Postmodernizm eski bir modelin yeni bir modelle yer değiştirdiği bir durum değildir. Postmodernizm, tersine opsiyonların çoğaltıldığı bir modeldir.(31
    Postmodern düşüncenin gerçekliği "oyunlaştırması" mutlak bir referans noktasının olmadığını söylemesi, çoğul bir hakikat anlayışını savunması, "Meta anlatıların" ölüm ilanlarını vermesi, modernliğin geleneğin düşünce yapısını devam ettirdiği yolundaki bir suçlamadan kaynaklandığını, dolayısıyla usturuplu bir biçimde geleneğin her nasılsa modernliğe sızmış hayaletini de kovuyorlar. Böylece modernlik rakip olarak dini veya geleneği alırken, post modernlik modernliği muhatap aldığını belirtir.(32)
    Modernlik gelenekten muhteva yönünden bir kopuş İken, postmodernlik biçim yönünden bir kopuşu gerçekleştirmeye çalışıyor. Yani modernlik içerisinde bir şekilde örtük olarak kalmış olan geleneksel ve dini yada monist ve bütüncül düşünce biçimleri postmodernlerce toptan reddedilerek "biçim"in bozulduğunu ifade etmektedir.(33)

    Kamil Erdem'e göre 20. yüzyılın sonlarında, Ulus-devletler varlıklarını sürdürmekle beraber tedricen zayıfladığını ve yerlerini uluslarası şirketlere bırakmaya hazırlanmaktadırlar. Kamil Erdem'e göre 21. Yüzyılın II. yarısının muhtemelen ulus-devletten şirket devlete doğru bir kayışa sahne olacağını öngörmektedir. Yani postmodern değil, post-kolonyal bir evreye doğru ilerlediğini söylemektedir.(34)
    Uluslararası işbölümünün getirdiği anlayış İle üretim süreci küreselleştirilmektedir. Postmodern bir şekilde işleyen sömürgeciliğin ulus-devlet yapılarını bozmasına karşı "cemaatlerin güçlenmesini" önermektedir.(35)
    İngiltere'de bulunan London of School of Economics'in başkanlığını yapan Anthony Giddens'in yeni Global Kozmopolit anlayışı çerçevesine sokulabilecek fikirlerinde yeni bir kültürel değişim , Neo-liberalizmin ve postmodernizmin çöküşü ve global kozmopolitanlığın işaretlerini görmek mümkün.
 
Giddens, postmodernist bir düzenin ana hatlarını şu şekilde belirtir. (36)



Modern ekonomik düzenler gibi çok karmaşık sistemlerin etkin biçimde sibernetik denetim altına alınamayacağı gerçeği, 20. yüzyıl toplumsal ve ekonomik örgütlenmesinin başlıca keşiflerinden biridir. Bu tür sistemlerin gerektirdiği ayrıntılı ve sürekli sinyaller, tepeden yönlendirilmek yerine, düşük girdi birimleri "zemininde" ortaya konmak zorundadır.

Giddens postmodern çağı küresel terimlerle kavramak zorunda olduğunu, pazarların karmaşık mübadele sistemlerinin gerektirdiği sinyal araçlarını sağlamada, maktadır. Ancak Marxın çok doğru biçimde tanı koyduğu gibi büyük mahrumiyet biçimlerine de etkin olarak yol açarlar yada bunların süregelmesinde etkili olurlar. Yalnızca özgürlükçü siyaset açısından ele alındığında, kapitalizmin ötesine geçmek, kapitalist pazarların yaşama geçirdiği sınıf farklılıklarının aşılması anlamına gelir.
 
Post modern bir dünyada zaman ve mekan artık tarihsellikle aralarındaki karşılıklı ilişkilerle düzenlenmeyecektir. Bunun dinin bir şekilde ortaya çıkacağını beklenemeyeceğini, galiba yaşamın bazı yönlerinde geleneğin bazı özelliklerini anımsatacak yeni bir "değişmezlik niteliği" nin hakim olacağını. Bu tür bir değişmezliğin sonuçta, insanoğlunun denetimi altındaki toplumsal evrenin farkında olunmasıyla pekişen bir "ontolojik güvenlik" duygusuna zemin oluşturacaktır. Böyle bir dünya ademi merkezi bir örgütlenmelere yol açacak bir biçimde "dışa doğru çöken" bir dünyada olmayacaktır; ancak kuşkusuz yerel ve küreseli karmaşık bir biçimde birbirine iliştirecektir. (37)

    Dünyada sol ve sağın tükenişine sahne olduğu 20. Yüzyılın sonunda Batı, bu iki yolun dışında olarak yeni bir siyaset değişimin işareti olarak Giddens'in öne sürdüğü " Global Kozmopolitan" anlayışına işaret eden fikirlerini sistematik bir şekilde şu şekilde özetleyebiliriz. (38)

1. SİYASET

ESKİ SAG : Sınıflara dayalı siyaset

ESKİ SOL : Sınıflara dayalı siyaset

ÜÇÜNCÜ YOL: Klasik sağ ve sol diye kategorilere ayrılmayan yeni koalisyonların varlığını kabul eden bir siyaset anlayışı


2.DEVLET VE HÜKÜMET 
ESKİ SAĞ:Devletin rolünü minimum

ESKİ SOL : Devletin rolü maksimum kabul ederken

ÜÇÜNCÜ YOL: Anayasal reformlar, şeffaflık, daha fazla yerel demokrasiyi içeren bir devlet ve hükümet anlayışı

3.SİVİL TOPLUM

ESKİ SAĞ : Sivil toplumun, Devletin toplumun sırtından indiği zaman büyüyeceğini öngörüyor.

ESKİ SOL : Devletin rolünü azalttığı gerekçesiyle sivil topluma kuşku ile bakılıyordu ÜÇÜNCÜ YOL:Devletin sivil toplumun gelişmesine olan katkısını Önemsiyor.

4.MİLLET

ESKİ SAĞ :Aşırı bir milliyetçilik hakim

ESKİ SOL :Millet fikrine güvenmiyor.

ÜÇÜNCÜ YOL:Millet önemlidir ama aynı zamanda modern milletin karmaşıklığı ve devletle millet arasındaki farkı da göz önüne alan " belirsiz bir milliyetçilik" ve "çoğulcu hakimiyet" fikrini önemsiyor.

5.EKONOMİ

ESKİ SAĞ :Pazar Ekonomisini yüceltiyor.

ESKİ SOL :kapitalizmi terbiye eden karma bir ekonomiyi destekliyor. Millet fikrine güvenmiyor.

ÜÇÜNCÜ YOL:Rekabete ve kanunlara dayanan " yeni karma ekonomi" öneriliyor.


6.REFAH DEVLETİ

ESKİ SAĞ :Refah devletini lanetlerken

ESKİ SOL :Refah devletini yeniden yapılanmanın temel aracı olarak karşılarken, kapitalizmi terbiye eden karma bir ekonomiyi destekliyor. Millet fikrine güvenmiyor. ÜÇÜNCÜ YOL:Refah devletini " Sosyal sermaye devleti" potasında eriterek yapılandırmayı amaçlıyor.

7. GLOBAL DÜZEN

ESKİ SAG :savaş yapma ihtiyacı uluslarası ilişiklerin temeli olmaktadır.

ESKİ SOL :Globallik üzerine pek bir teorisi yoktu. Kabaca İşçi Enternasyonalizmini hedefliyor. Refah devletini yeniden yapılanmanın temel aracı olarak karşılarken, kapitalizmi terbiye eden karma bir ekonomiyi destekliyor. Millet fikrine güvenmiyor.

ÜÇÜNCÜ YOL:Devletlerin düşmanlarla değil, tehlikelerle yüz yüze olduğunu kabul ediyor.
 
KAYNAKLAR
1-Modernlik ve Modernizm . İktibas, Şubat 96.
2- A.g.m. Modernlik ve Modernizm .
3-
Giddens Anthony, "Modernliğin Sonuçları" Ayrıntı Yayınları 1994, sh 48
4-DURMUŞ Mehmet, Postmodernizmin İslamcılar Üzerindeki Etkisi, Rey, Kayseri 97 kitabını tanıtıyor "Modernizmin Postu üzerine oturan islamcılar" iktibas, Nisan 97 Sh:27
5-TEMEL Yahya Sezai, "Post-Modern Önermeler "anlamlı Ya da Önemli mi? liberal Düşünce Dergisi: Yaz 97 
6-A.g.m. TEMEL Yahya Sezai.
7-A.g.m. TEMEL Yahya Sezai.
8-A.g.m. TEMEL Yahya Sezai.
9-A.g.e. GİDDENS Anthony , sh 48
10- COŞKUN Ali, "Modem Dünyadaki Kimlik Bunalımlarının Toplumsal Boyutları", Bilgi ve Hikmet Dergisi. Güz. 93 sh:47-70
11-A.g.e. GİDDENS Anthony, sh 48
12- A.g.e. GİDDENS Anthony, sh 50
13-ARSLAN Zühtü
ARSLAN Zühtü "Demokratik Ütopya ya da Postmodern olmanın dayanılmaz hafifliği" Liberal Düş, GÜZ-97
14- A,g.m. ARSLAN Zühtü,"Demokratik Ütopya ya da Postmodern olmanın dayanılmaz hafifliği"
15-A,g.m. ARSLAN Zühtü,"Demokratik Ütopya ya da Postmodern olmanın dayanılmaz hafifliği"
16- A-g.m. COŞKUN Ali,"Modem Dünyadaki Kimlik Bunalımlarının Toplumsal Boyutları"sh; 51
17- 
A-g.m. COŞKUN Ali,"Modem Dünyadaki Kimlik Bunalımlarının Toplumsal Boyutları" sh: 52
18- 
A-g.m. COŞKUN Ali,"Modem Dünyadaki Kimlik Bunalımlarının Toplumsal Boyutları", sh:43
19- 
A-g.m. COŞKUN Ali,"Modem Dünyadaki Kimlik Bunalımlarının Toplumsal Boyutları", sh:53
20- 
A-g.m. COŞKUN Ali,"Modem Dünyadaki Kimlik Bunalımlarının Toplumsal Boyutları" sh:55
21- ZEKA Necmi "Postmodernizm", Kivi yayınları:
22-A.g.m. ZEKA Necmi,
"Postmodernizm"
23-Ag.m. ZEKA Necmi,"Postmodernizm", sh 11
24-
A,g.m. ARSLAN Zühtü,"Demokratik Ütopya ya da Postmodern olmanın dayanılmaz hafifliği"
25-ARMAĞAN Mustafa, "Gelenek ve Modernlik arasında" insan yayınları
26-A.g.e. ARMAĞAN Mustafa,
"Gelenek ve Modernlik arasında"
27-A.g.e ARMAĞAN Mustafa, "Gelenek ve Modernlik arasında", sh 39
28-A.g.e ARMAĞAN Mustafa,
"Gelenek ve Modernlik arasında", sh 42
29-A.g.e. ARMAĞAN Mustafa,
"Gelenek ve Modernlik arasında", sh 43
30-A.g.e ARMAĞAN Mustafa,
"Gelenek ve Modernlik arasında", sh 41
31-Wolfgang Welsh "Postmodenıizmin Fundemcntalizmi olur mu", Yeni Şafak Gaz. 6.3.97
32-A.g.e. ARMAĞAN Mustafa,
"Gelenek ve Modernlik arasında",sh 42
33-A.g.e. ARMAĞAN Mustafa,
"Gelenek ve Modernlik arasında",sh 42
34-
Kamil Erdem,"Post Modern Sömürgecilik", 7.2.1997 Yeni Şafak Gaz.
35-A.g.m.
"Post Modern Sömürgecilik"
36-A.g.e. Giddens Anthony, "Modernliğin Sonuçları" 
37-A.G.E., Giddens Anthony, "Modernliğin Sonuçları"
38- Giddens Anthony, Demos toplantıları seminerleri, The Economist'ten aktaran Yeni Şafak Gaz. 7.5.1998
Devamı
    eposta       edit