araştırma yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
araştırma yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2026 Cuma

Yayınlandı Ocak 09, 2026 gön: ve 0 yorum

Grönland'ın tarihi

Grönland, Trump'ın Amerikanın bir parçası olması gerektiğini söyleyen çıkışıyla krizin odağı haline geldi. Hali hazırda Danimarka'ya bağlı özerk bir yapı ile bağlanan bir toprak parçası hakkında böyle bir söylemde bulunulması aslında başka Nato ülkesi ile ilişkileri çöpe atmak anlamına geliyor. Zira Nato ortağı bir ülkenin başka bir ülkenin toprağını almaktan söz etmesi durumu ile ilk kez yüzleşildi. Böyle bir girişim güçlünün hukukunu uyguladığı bambaşka bir değişime gittiğimizin de ayrıca bir habercisi.

Peki Grönland nasıl bir yer ? Danimarka ile ilişkisi ne ? Ayrıntılara inelim.

Grönlandın Tarihi 

 

Grönland, Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alan, dünyanın en büyük adasıdır.

Grönland tarihinin en belirleyici ve uzun süreli yerleşimcileri, 10. yüzyılın sonlarında Kanada'nın Ellesmere Adası üzerinden adaya ulaşan ve günümüzdeki İnuit halkının ataları olan Thule kültürü insanlarıydı.

Thule halkı Sert iklim koşullarına sahip olan çevreye hakimiyetleri, önceki grupların tökezlediği veya geri çekildiği yerlerde hayatta kalmalarını sağladı.

Thule kültürü, zamanla adanın batı ve güney kıyılarına yayılarak, Grönland'ın temel yerli nüfus yapısını oluşturdu.

Avrupa ile Grönland arasındaki ilk teması, İskandinavlar gerçekleştirdi. 985 yılında, İzlanda'dan sürülen Erik Thorvaldsson, yani Kızıl Erik, adanın güneybatı kıyılarında yerleşim kurdu. Grönland teriminden türetilen kelime İskandinav dilinde "yeşil toprak" anlamına gelmektedir. Norveçli Vikingler, kurdukları kolonilerle Avrupa ile Grönland arasında kısa süreli de olsa ticari ve kültürel bir köprü kurdu. Norveç Krallığı, kolonileri resmi olarak himayesi altına aldı ve 13. yüzyılda Grönland, Norveç’in bir parçası haline geldi. Ancak, Küçük Buz Çağı'nın şiddetlenmesi, deniz buzunun artması ve Avrupa ile bağlantının kopması sonucunda, 15. yüzyılın başlarında bu İskandinav kolonileri gizemli bir şekilde ortadan kayboldu. Tarihçiler, bu yok oluşun sebebini iklim değişikliğine, yerli İnuitlerle yaşanan çatışmalara veya salgın hastalıklar gibi faktörlerin birleşimiyle meydana geldiğine inanmaktadır.

18. yüzyıla gelindiğinde, Grönland'ın Avrupa ile yeniden teması, denizcilik ve misyonerlik faaliyetleriyle başladı. Özellikle Danimarkalı misyoner Hans Egede’ nin çabaları, Danimarka’nın Grönland üzerindeki kalıcı kolonyal iddialarının başlangıcı oldu.

Danimarka, 1740'lardan itibaren Grönland üzerinde ticari bir tekel kurarak, adayı İzlanda ve Norveç ile aynı idari çatı altına aldı. Bu dönem, Danimarka sömürge yönetiminin başladığı dönemdir. İnuitler, Danimarka ile ticaret yapmaya zorlandı ve geleneksel yaşam tarzları yavaş yavaş Avrupa tarzı yerleşimlere doğru yönlendirildi. Misyonerlik faaliyetleri, İnuit dilinin (Kalaallisut) yazılı hale getirilmesi ve yerel kültürel pratiklerin Hristiyanlıkla harmanlanmasıyla sonuçlandı.

Grönland, kiliseleriyle Norveç Kralı ile resmi bir bağlantıyı simgeleyen bir dini karakol haline geldi.

Bu ataerkil sistem, büyük Avrupa göçünü engellerken ve bir dereceye kadar sosyal istikrar sağlarken, aynı zamanda ekonomik gelişmeyi de engelledi ve Danimarka devletine derin bir bağımlılığı pekiştirdi.

Daha sonraları Danimarka yönetimi Grönland'ı izole tutma politikası izledi. Ancak bu yalıtılmışlık politikası II. Dünya Savaşı sırasında ciddi bir şekilde sarsıntıya uğradı.

II. Dünya Savaşı sırasında, Danimarka Nazi Almanyası tarafından işgal edilirken, Grönland Amerika Birleşik Devletleri'nin koruması altına girdi ve Danimarka yönetiminden fiilen koptu. stratejik konumu nedeniyle bölgede Amerikan askeri üsleri kuruldu ve adayı Danimarka adına yönetmek üzere bir anlaşma imzaladı.bu da dış dünyayla eşi görülmemiş bir temas, modern teknoloji ve yerel ekonomiyi canlandıran ve sosyal yapıları derinden değiştiren yabancı para akışı sağladı.

Bu dönem, Grönland'ın dış dünyaya açılması ve modernleşme sürecinin hızlanması için bir katalizör oldu.

Savaş sonrasında, Grönland'ın stratejik önemi daha da arttı. Danimarka, Grönland'ı tamamen kendisine entegre etme yoluna gitti. Bu hareket yerel halk tarafından kurtuluştan ziyade asimilasyon olarak görüldü. 1953'te Grönland resmen bir koloni olmaktan çıkarak daha entegre bir bölge haline geldi.Danimarka Krallığı'nın ayrılmaz bir parçası olarak Grönlandlılara Danimarka vatandaşlığı ve Danimarka Parlamentosu'nda temsil hakkı verildi.

Bu dönemde eğitim, sağlık ve altyapı alanlarında büyük yatırımlar yapıldı. Ancak bu modernizasyon çabalarının bir olumsuz bir etkisi olarak geleneksel İnuit yaşam tarzının aşınmasına ve kültürel kimliğin sorgulanmasına yol açtı.

1970'ler ve 1980'ler, Grönland'da güçlü bir öz yönetim ve bağımsızlık hareketinin yükseldiği dönemdir. İnuitlerin kendi kültürel haklarını ve kaynaklarını kontrol etme arzusu siyasi bir hareketliliğe dönüştü. Bu çabaların somut sonucu, 1979 yılında Grönland’a geniş özerklik tanıyan Yerel Yönetim Yasası yürürlüğe girdi. Bu yasa ile Grönland parlamentosu kuruldu ve dil, eğitim ve sağlık gibi birçok konuda kontrolü yerel yönetime devretti.

1979'da Grönland Özerklik Hükümeti'nin (Nalakkersuisut) kurulması doğrudan Danimarka yönetiminden uzaklaşmayı hızlandırdı.

Özerklik, eğitim, sağlık ve kaynak yönetimi de dahil olmak üzere iç işlerinde önemli yasama ve yürütme yetkileri sağlarken, savunma, dış politika ve para birimi Danimarka'nın yetki alanında kaldı. Özerklik dönemindeki ilk büyük siyasi kopuş, 1985 yılında balıkçılık kotaları konusunda yaşandı ve Grönland'ın, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) ortak balıkçılık politikasının Gronland çıkarlarını yeterince korumadığı ilkesine dayanarak AB'nin öncüsü olan AET'den çekilmesine yol açtı. 

Tam egemenlik arayışı devam etti. En son büyük ilerleme, 2009 yılında Özerklik Yasası'nın yürürlüğe girmesiyle gerçekleşti. Bu yasa, Grönlandlıları uluslararası hukuk kapsamında ayrı bir halk olarak tanıdı ve Grönland dilini (Kalaallisut) tek resmi dil haline getirdi. En önemlisi, Özerklik Yasası, Grönland'ın kendi adalet sistemini, polis gücünü ve en önemlisi maden ve hidrokarbon gelirleri üzerinde mülkiyet hakkı talep etme hakkını kontrol altına almasına olanak tanıyan bir mekanizma sağladı.

Günümüzde Grönland, Danimarka Krallığı içinde kendi kendini yöneten bir bölge konumundadır. Siyasi yapısı, giderek artan bir bağımsızlık talebi etrafında şekillenmektedir. Ekonomik temeli büyük ölçüde balıkçılık, uluslararası yardımlar ve son yıllarda artan turizm ile ABD ve diğer ülkelerin askeri varlığına dayanmaktadır.

Grönland'ın jeopolitik önemi yeni deniz yollarının açılması ve maden kaynaklarının keşfiyle gittikçe artmaktadır. Ivittuut madeninde çinko ve kurşunun keşfi ve daha sonra kullanılmamış mineral ve hidrokarbon rezervlerinin varlığı ve kuzey kutup dairesindeki stratejik konumu ile küresel güçlerin giderek artan ilgisini çekmektedir.

Devamı
    eposta       edit

26 Aralık 2025 Cuma

Yayınlandı Aralık 26, 2025 gön: ve 0 yorum

Karanlık madde ve karanlık enerji




 Resim:https://evrimagaci.org/karanlik-madde-karanlik-enerjiye-donusuyor-olabilir-mi-7468

 

Evrenin karanlığı kavramı, karanlık madde, karanlık enerji ve uzayın uçsuz bucaksız boşluğu gibi çeşitli olguları kapsar.
Evrendeki karanlık kavramı, esas olarak karanlık madde ve karanlık enerji kavramları etrafında döner.
Bilim insanlarının gözlemlerine göre evrenin yüzde 27’sinin Karanlık Madde, yüzde 68’inin Karanlık Enerji olduğu söyleniyor.

Karanlık madde, kütleçekim kuvvetleri uygulayan ancak cihazlarımız tarafından tespit edilebilen ışık veya enerji yaymayan, görünmeyen kütleyi ifade eder. Bu terim, gökbilimcilerin galaksilerdeki beklenen kütleçekim kuvvetleri ile görünür kütle arasındaki farklılıkları gözlemlemeye başladıkları 1930'larda ortaya çıkmıştır. İsviçreli gökbilimci Fritz Zwicky, galaksilerden oluşan Saç Kümesi'ni incelerken bu sorunu ilk tespit edenlerden biriydi. Galaksilerin, yalnızca görünür maddeyle açıklanabilecek hızdan daha hızlı hareket ettiğini fark etti. Bu gözlem, onu, günümüzde karanlık madde olarak adlandırdığımız, görünmeyen maddenin varlığını öne sürmeye yöneltti.

Karanlık madde görünmez olsa da, sıradan maddeyle bazı ortak noktaları vardır: Yer kaplar ve kütleye sahiptir. Bu nedenle, evrende sıradan maddeyle nasıl etkileşime girdiğini ve onu nasıl etkilediğini görebiliriz; bu da karanlık maddeyi "görebilmemizi" ve inceleyebilmemizi sağlar.

Yirminci yüzyılın son on yıllarında, Vera Rubin gibi gökbilimcilerin çalışmalarıyla karanlık maddenin kabulü ivme kazandı. Rubin'in galaksilerin dönüş eğrileri üzerine yaptığı çalışmalar, galaksilerin dış kenarlarındaki yıldızların, yalnızca görünür maddeye dayanan beklentilerle tutarsız hızlarda hareket ettiğini gösterdi. Bulguları, galaksilerin içinde önemli miktarda görünmeyen maddenin bulunduğu ve bunların kütlelerine ve kütle çekimlerine katkıda bulunduğu fikrini pekiştirdi.

Karanlık maddenin yanı sıra, karanlık enerji de evren anlayışımızı derinden etkileyen bir diğer kavramdır. Karanlık enerji, evrenin genişlemesinin hızlanmasını açıklamak için teorize edilmiştir ve bu hızlanma, 1990'ların sonlarında uzak süpernovaların gözlemlenmesiyle keşfedilmiştir. Bu çığır açan çalışmaya katkıda bulunan iki önemli ekip, Süpernova Kozmoloji Projesi ve Yüksek Z Süpernova Arama Ekibi'ydi. Uzak süpernovaların beklenenden daha sönük olduğunu göstererek, evrenin yalnızca genişlemediğini, aynı zamanda hızlanan bir hızla genişlediğini gösterdiler. Bu durum, yerçekimine karşı koyan ve evreni birbirinden ayıran bir kuvvet olarak karanlık enerjinin ortaya çıkmasına yol açtı.

Bu keşiflerin etkileri derindir. Karanlık madde ve karanlık enerjinin, evrenin toplam kütle-enerji içeriğinin yaklaşık %95'ini oluşturduğuna inanılmaktadır. Bu gerçek, yıldızlar, gezegenler ve galaksiler de dahil olmak üzere görünür maddenin birincil bileşen olarak kabul edildiği geleneksel kozmos anlayışına meydan okumaktadır. Bu karanlık bileşenlerin baskınlığı, gerçekliğin doğası ve fizik anlayışımız hakkında sorular gündeme getirmektedir.

Karanlık madde ve karanlık enerjiye dair bakış açıları çeşitlilik göstermektedir. Bazı fizikçiler, teknolojideki ilerlemelerin karanlık madde parçacıklarının doğrudan tespitine yol açacağına inanarak keşiflerin geleceği konusunda iyimserdir. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ve özellikle karanlık madde araştırmaları için tasarlanmış yeraltı laboratuvarları gibi projeler, bu anlaşılması zor parçacıkların doğasını ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Diğerleri ise daha şüpheci bir yaklaşım benimseyerek, yerçekimi ve kozmoloji anlayışımızın yeniden değerlendirilmesi gerekebileceğini savunuyor ve gözlemlenen olaylar için alternatif açıklamalar olarak "Değiştirilmiş Newton Dinamiği" gibi değiştirilmiş yerçekimi teorilerine atıfta bulunuyorlar.

Son yıllarda bu gizemlere odaklanan araştırmalarda bir artış görüldü. Yakın gelecekte fırlatılması planlanan Avrupa Uzay Ajansı'nın Öklid misyonu, karanlık enerji ve karanlık maddenin etkilerini incelemek için benzeri görülmemiş veriler sağlayacak. Evrenin geometrisini haritalayarak Öklid, yapı oluşumu ve kozmosun genişleme geçmişine dair anlayışımızı geliştirmeyi amaçlıyor. Benzer şekilde, James Webb Uzay Teleskobu gibi girişimlerin erken evren hakkındaki bilgimizde devrim yaratması ve potansiyel olarak karanlık maddeden etkilenen galaksilerin oluşumuna ışık tutması bekleniyor.

Geleceğe baktığımızda, kozmik keşfin geleceği teorik fizik ve deneysel gelişmeler arasındaki iş birliğine bağlı. Evrenin karanlığını anlamak yalnızca akademik bir uğraş değil; varoluşumuzu şekillendiren temel güçleri çözmenin anahtarını elinde tutuyor.

Dahası, araştırmacılar bu bulguların felsefi çıkarımlarını da değerlendiriyorlar. Karanlık madde ve enerjinin enginliği, insan gözlemi ve kavrayışı için büyük ölçüde erişilemez bir evreni akla getiriyor. Bu farkındalık, evrendeki yerimize dair bakış açımızı değiştirebilir ve gerçeklik ve varoluşun doğası hakkındaki sınırlı anlayışımızı vurgulayabilir.

Sonuç olarak, evrenin karanlığı çağdaş astrofizikte bir sınır çizgisi teşkil ediyor. Karanlık maddenin galaktik yapıdaki rolünden karanlık enerjinin kozmik genişleme üzerindeki etkisine kadar, bu olgular yerleşik teorilerimize meydan okuyor ve evrene dair daha derin bir anlayışı gerektiriyor. Fritz Zwicky ve Vera Rubin gibi etkili isimler, yeni teknolojiler erişimimizin ötesindeki gizemleri çözmeyi vaat ederken, sürekli keşiflerin yolunu açtılar.

Bu karanlığı anlama yolculuğu devam ediyor ve araştırmacılar bu zorluklarla mücadele ettikçe çığır açan keşiflere kapı açıyorlar. Teori, gözlem ve teknolojinin etkileşimi, evrenin gizli katmanlarını açığa çıkarma kapasitemizi belirleyecek. Nihayetinde, karanlıkla boğuşmak sadece evreni değil, aynı zamanda evrendeki yerimizi de aydınlatabilir.

Referanslar

[1] F. Zwicky, "Die Rotverschiebung von extragalaktischen Nebeln," Helvetica Physica Acta, vol. 6, pp. 110-127, 1933.

[2] V. Rubin et al., "Rotation of Gas and the Mass of Spiral Galaxies," The Astrophysical Journal, vol. 238, no. 1, pp. 471-487, 1980.

[3] S. Perlmutter et al., "Discovery of a Supernova Explosion at Half the Age of the Universe," Nature, vol. 391, no. 6662, pp. 51-59, 1998.

[4] A. G. Riess et al., "Observational Evidence from Supernovae for an Accelerating Universe and a Cosmological Constant," The Astronomical Journal, vol. 116, no. 3, pp. 1009-1038, 1998.

[5] ESA, "Euclid Mission," [Online]. Available: https://www.esa.int/Science_Exploration/Space_Science/Euclid. [6] NASA, "James Webb Space Telescope," [Online]. Available: https://www.jwst.nasa.gov/.

[6]science-nasa-gov.tr

Devamı
    eposta       edit

4 Aralık 2025 Perşembe

Yayınlandı Aralık 04, 2025 gön: ve 0 yorum

Evren neden bu kadar karanlık ?



Evrenin neden karanlık olduğu hala bilim dünyasının büyük bir gizemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Evrenin karanlığı, bilim insanları için uzun yıllardır ilgi ve araştırma konusu olmuştur. Gözlemler, evren genelinde birçok yıldızın ve galaksinin varlığını gösterse de, uzayın genel olarak karanlık olduğu bir gerçektir. Peki, uzay neden karanlık?

Sayısız yıldız, galaksi ve diğer gök cisimlerinin varlığına rağmen evrenin bize karanlık görünmesinin birkaç nedeni vardır.

Bu soruya cevap aramak için ilk olarak evrenin genişlemesini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Kozmik genişleme olarak bilinen olgu. Evren sürekli genişlemekte ve bu genişleme ile birlikte uzak galaksilerin ışığı bizim gözlem alanımızdan çekilmektedir Evren genişledikçe galaksiler ve diğer gök cisimleri birbirlerinden uzaklaşır. Bu genişleme, bu cisimlerden gelen ışığın kırmızıya kaymasına neden olarak, gerçekte olduklarından daha sönük ve daha uzak görünmelerine neden olur. Evren genişledikçe, uzak cisimlerden gelen ışık daha uzun dalga boylarına yayılır ve spektrumun kızılötesi kısmına kayar. Bu kırmızıya kayan ışığın tespit edilmesi daha zordur ve evrenin genel karanlığına katkıda bulunur.Bu da bize evrenin genel olarak karanlık olduğunu göstermektedir.

Evrenin karanlık görünmesinin bir diğer nedeni evrende yer alan toz parçacıkları da neden olabilir. Yıldızlar arası toz bulutlarının varlığı da evrenin karanlığını artırır.Bu toz parçacıkları ışığı emerek, evrenin genel olarak karanlık görünmesine sebep olabilirler. Ayrıca, Bu toz ve gaz bulutları, yıldızlardan ve diğer gök cisimlerinden gelen ışığı emip dağıtarak daha sönük ve daha az görünür görünmelerine neden olur. Yıldızlar arası toz bulutları galakside yaygındır ve uzayın karanlığını daha da artırır.

Evrendeki karanlık maddenin varlığı, karanlığında önemli bir rol oynar. Karanlık madde, ışığı yaymayan, soğurmayan veya yansıtmayan bir madde türüdür ve bu da onu evreni incelemek için kullanılan teleskoplar ve diğer cihazlar için görünmez kılar. Karanlık maddenin, evrenin toplam kütle-enerji içeriğinin yaklaşık %27'sini oluşturduğu ve uzayın genel karanlığına katkıda bulunduğu tahmin edilmektedir.

Karanlık enerji kavramı da evrenin karanlığına katkıda bulunur. Karanlık enerji, evrenin hızlanan genişlemesinden sorumlu olduğu düşünülen gizemli bir kuvvettir. Adına rağmen karanlık enerji herhangi bir ışık veya radyasyon yaymaz ve bu da onu doğrudan gözlemlemeyi imkansız kılar. Bu görünmez kuvvet, evrenin genel karanlığına katkıda bulunur.

Evrenin karanlık görünmesinin bir diğer nedeni de kara deliklerin varlığıdır. Kara delikler, uzayda yer çekiminin o kadar güçlü olduğu bölgelerdir ki hiçbir şey, hatta ışık bile çekim gücünden kaçamaz. Sonuç olarak, kara delikler teleskoplar ve diğer cihazlar için esasen görünmezdir ve bu da evrenin karanlığına katkıda bulunur.
 

Ayrıca, evrendeki baryonik madde veya normal maddenin kıtlığı da karanlığına katkıda bulunur. Baryonik madde, ışık ve diğer radyasyon türlerini yayan yıldızları, gezegenleri ve gaz bulutlarını içerir. Ancak, baryonik maddenin evrenin toplam kütle-enerji içeriğinin yalnızca yaklaşık %5'ini oluşturduğu ve uzayın karanlığını daha da artırdığı tahmin edilmektedir.

Dahası, kozmik mikrodalga arka plan radyasyonu kavramı evrenin karanlığını daha da artırır. Kozmik mikrodalga arka plan radyasyonu, 13,8 milyar yıl önce meydana gelen Büyük Patlama'nın artçı ışımasıdır. Bu zayıf radyasyon tüm evreni doldurur ve neredeyse homojendir, bu da tespit edilmesini zorlaştırır ve evrenin karanlığına katkıda bulunur.  
 

Ayrıca, evrenin yaşını da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Evrenin yaşına göre belirli bir zaman dilimindeki yıldızların ışığı bizim gözlem alanımızdan uzaklaşmış olabilir.Dahası, gök cisimlerinin Dünya'dan uzaklığı da evrenin karanlığında rol oynar. Yıldızlar, galaksiler ve diğer cisimler arasındaki muazzam mesafeler nedeniyle, bunlardan yayılan ışığın Dünya'ya ulaşması milyonlarca hatta milyarlarca yıl sürer. Bu durum ışığın azalmasına ve uzayın genel karanlığına katkıda bulunur.

Ancak, evrenin genel olarak karanlık olduğu gerçeğiyle beraber, uzayda oldukça parlak ve ışıltılı yıldızlar, galaksiler ve diğer gök cisimleri de bulunmaktadır. Dolayısıyla, uzayın karanlık olmasıyla birlikte içinde birçok parlak ve görkemli cisimleri barındırdığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Sonuç olarak, evrenin neden karanlık olduğu hala tam olarak açıklanabilmiş değildir. Evrenin karanlığı, çeşitli faktörlere atfedilebilen karmaşık ve çok yönlü bir olgudur. Ancak, evrenin genişlemesi, toz parçacıkları ve evrenin yaşının bu durumda etkili olabileceği düşünülmektedir. Yapılan araştırmalar ve gözlemlerle bu gizemi çözmeye çalışan bilim insanları, uzayın karanlık olma nedenini daha iyi anlamak için çalışmalarına devam etmektedirler.

Referanslar:

- NASA, "Why Is Space Black?". https://www.nasa.gov/audience/forstudents/5-8/features/nasa-knows/why-is-space-black-58.html

- National Geographic, "Why is outer space dark?". https://www.nationalgeographic.com/science/space/universe/why-is-outer-space-dark/

- NASA. (n.d.). What is Dark Matter? Retrieved from https://www.nasa.gov/audience/forstudents/k-4/stories/nasa-knows/what-is-dark-matter-k4.html

- NASA. (n.d.). What is Dark Energy? Retrieved from https://www.nasa.gov/mission_pages/galex/galex-20070430.html

- National Science Foundation. (n.d.). Black Holes: Facts, Theory & Definition. Retrieved from https://www.nsf.gov/news/special_reports/black_sci/index.jsp

Devamı
    eposta       edit

7 Ağustos 2025 Perşembe

Yayınlandı Ağustos 07, 2025 gön: ve 0 yorum

Atom bombası ve yıkıcı etkileri

 

Dünya , ona zarar verenler yüzünden değil, buna hiç bir şey yapmadan bakanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.

Albert Einstein 

Atom bombası tarihi, insanlık tarihinin en karanlık ve trajik olaylarından birini oluşturmaktadır.

Eşsiz ve yıkıcı bir güce sahip olan atom bombası, insanlık tarihi ve askeri teknolojide önemli bir dönüm noktasıdır. II. Dünya Savaşı sırasında geliştirilmesi ve ardından Japonya'ya karşı kullanılması, küresel siyaseti, savaşı ve uluslararası ilişkileri kökten değiştirmiştir.

Bu yazıda, atom bombası gelişiminin tarihsel bağlamını, bu süreçte yer alan etkili kişileri ve kullanımının dünya meseleleri üzerindeki önemli etkisine çeşitli bakış açıları incelenecektir.

Atom bombası, ilk kez Albert Einstein ve diğer fizikçilerin yaptığı çalışmalar sonucunda geliştirilmiştir. Manhattan Projesi adı verilen bu gizli çalışmalar sonucunda ilk atom bombası üretilmiş ve savaşta kullanılmıştır.

İlk atom bombası, 6 Ağustos 1945'te ABD'nin Japonya'nın Hiroshima şehrine attığı "Little Boy" kod adlı bombayla kullanılmıştır. Bu bombanın ardından 9 Ağustos 1945'te Nagasaki'ye "Fat Man" kod adlı bir atom bombası atılmış ve Japonya savaşı kaybetmiştir.

Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan bu bombaların sonucunda binlerce insan hayatını kaybetmiş, binlerce insan da radyasyona maruz kalarak uzun vadeli sağlık sorunları ile karşı karşıya kalmıştır.

Bu saldırılar, insanlık tarihinin en büyük insanlık suçlarından biri olarak kabul edilmiştir.

Bu olayın ardından dünya üzerindeki dengeler değişmiş, Soğuk Savaş dönemi başlamış ve nükleer silah yarışı hızlanmıştır. Bu silahların kullanımı, büyük bir yıkıma neden olabilir ve sadece masum insanların hayatını tehlikeye atmakla kalmaz, aynı zamanda doğanın da ciddi şekilde zarar görmesine neden olur.

Atom bombasının tarihi, sadece Hiroshima ve Nagasaki saldırılarını içermemektedir. Soğuk Savaş döneminde, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki nükleer silah yarışıyla birlikte atom bombası stoklanmış ve tehlikeli bir şekilde kullanılmıştır. Bu dönemde, dünya kitle imha silahları tehdidi altındaydı ve ciddi bir nükleer savaş riski söz konusuydu.Ve halen aynı risk devam etmektedir.

Günümüzde, dünya genelinde nükleer silahların yayılmasını sınırlamaya yönelik çeşitli anlaşmalar yapılmıştır. Ancak, halen pek çok ülke nükleer silahları ellerinde bulundurmaya devam etmekte ve bu durum dünya için büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu nedenle, tüm ülkelerin nükleer silahları terk etmeye ve barışçıl çözümler aramaya yönelik adımlar atmaları gerekmektedir. Atom bombasının tarihi, insanlığa bunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir ve gelecek nesiller için daha güvenli bir dünya yaratma sorumluluğunu da bizlere hatırlatmaktadır.

ATOM BOMBASININ GELİŞİMİ

Atom bombası tarihi, insanlık için bir uyarı niteliği taşımaktadır. Bu tür yıkıcı silahların kullanımının insanlığa ne kadar büyük zararlar verebileceğini göstermiş ve uluslararası toplumda nükleer silahların kontrolü ve yayılmasının engellenmesi için çeşitli anlaşmalar yapılmıştır. Bugün hala dünya üzerinde birçok ülke nükleer silah sahibi olsa da, tarihten aldığımız derslerle bu silahların yıkım için değil, barış için kullanılması gerektiğini bilmekteyiz.

Atom bombalarının icadı, insanlık tarihinde askeri stratejiyi, uluslararası ilişkileri ve savaşla ilgili etik kaygıları değiştiren önemli anlardan birini temsil eder.

Atom bombasının doğuşu, nükleer fizikteki bilimsel gelişmelerin atom enerjisinden yararlanmanın temellerini attığı 20. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Lise Meitner ve Otto Hahn tarafından 1938'de nükleer fisyonun keşfi, atom enerjisinden yararlanmanın kapısını açmıştır.
Atom bombası geliştirme sürecinde, Enrico Fermi ve Leo Szilard gibi bilim insanları nükleer zincirleme reaksiyon teorilerine önemli katkılarda bulunarak bomba geliştirmenin temelini attılar. Ancak bu bilim insanları, atom enerjisine dair insan anlayışını ilerletirken, çalışmalarının ahlaki sonuçlarıyla da boğuştular. Oppenheimer, ilk başarılı denemeden sonra, bombanın yaratılmasına katkıda bulunan bilim insanlarının yaşadığı derin iç çatışmayı gözler önüne sererek, kendisini "Ölüm, dünyaların yok edicisi" gibi hissettiğini söylemişti.Albert Einstein ve Robert Oppenheimer gibi önemli isimler bu çabada kritik roller oynamıştır.

Einstein'ın 1939 tarihli Başkan Franklin D. Roosevelt'e yazdığı mektupta, Nazi Almanyası'nın atom silahları geliştirme potansiyeli konusunda uyarıda bulunmuş ve bu durum Amerika Birleşik Devletleri'ni Manhattan Projesi'ni başlatmaya teşvik etmiştir.

Bu gizli program, Robert Oppenheimer, Enrico Fermi ve Richard Feynman da dahil olmak üzere dönemin en parlak bilim insanlarından bazılarını bir araya getirerek, Temmuz 1945'te Trinity cihazının başarılı bir şekilde test edilmesiyle sonuçlandı. Trinity testi olarak bilinen ilk atom bombası başarılı bir şekilde patlatıldı. Bombalar daha sonra Ağustos 1945'te Hiroşima ve Nagazaki'ye atıldı ve bu da Japonya'nın teslim olmasına ve II. Dünya Savaşı'nın sona ermesine yol açtı.

Atom bombasının mekaniği, uranyum-235 veya plütonyum-239 gibi ağır bir atomun çekirdeğinin daha küçük çekirdeklere bölünerek muazzam miktarda enerji açığa çıkardığı nükleer fisyon prensiplerine dayanır. Bu süreç, geleneksel patlayıcılardan kat kat daha güçlüdür ve Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan bombalar 15.000 ila 20.000 ton TNT'ye eşdeğer patlamalar üretir. Bu bombalamaların ani sonuçları felaket niteliğindeydi ve büyük can kayıplarına ve yıkıma yol açtı. Hiroşima, 6 Ağustos 1945'te yaklaşık 140.000 can kaybıyla yerle bir edildi; Nagazaki ise üç gün sonra yaklaşık 70.000 can kaybıyla benzer bir yıkımla karşı karşıya kaldı.

Bazıları Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan bombaların II. Dünya Savaşı'nın sonunu hızlandırdığını ve Japonya'ya uzun süreli bir kara harekâtını önleyerek hayat kurtardığını savunurken, birçok kişi bu eylemleri insanlık dışı ve gereksiz olarak kınadı. Atom bombasını çevreleyen etik tartışmalar, bu tür yıkıcı silahların sivil halk üzerinde kullanılmasının gerekçesi konusunda derin ahlaki sorular ortaya çıkarıyor. Bombalamalar insanlıkta kalıcı yaralar bırakarak savaş etiği, bilim insanlarının sorumluluğu ve teknolojik gelişmelerin olası sonuçları hakkında tartışmaları alevlendirdi.

Atom bombalarının kullanımı, nükleer reaksiyonlarla ortaya çıkabilecek yıkıcı gücü sergileyerek savaşta bir geçişi işaret etti. Korkunç sonuçlar, bu tür silahların kullanımının gerekçesi hakkında etik soruları gündeme getirdi ve günümüze kadar devam eden tartışmaları alevlendirdi.

Atom bombasının kullanımı, küresel güç dinamiklerinde ve askeri stratejide önemli bir değişime yol açtı. II. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda, atom bombalarının varlığı uluslararası ilişkileri ve askeri stratejiyi önemli ölçüde etkiledi. II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasında bir silahlanma yarışının damgasını vurduğu Soğuk Savaş dönemi başladı. Bomba, saldırganlığa karşı caydırıcı bir rol oynamanın yanı sıra ulusal güvenlik ve nükleer kapasite kavramlarını da birbirine bağladı. Bu dönem, karşılıklı garantili yıkım doktrininin ortaya çıkmasına ve istikrarsız bir güç dengesi yaratılmasına yol açtı. Topyekûn imha tehdidi, küresel gerilimlerin sürdürülmesi pahasına da olsa, süper güçler arasında doğrudan askeri çatışmaları caydırdı.

Silahsızlanma ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi etrafındaki tartışmalar, atom silahlarının oluşturduğu tehlikelerin ele alınmasında kilit temalar olarak ortaya çıktı. 1970 yılında yürürlüğe giren “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması”, nükleer silahların yayılmasını önlemeyi ve nükleer enerjinin barışçıl kullanımını teşvik etmeyi amaçlıyordu.

Dünya genelindeki ülkeler nükleer silah edinmeye başladı ve bu da küresel yok oluş korkularını körükleyen atom cephaneliklerinin yaygınlaşmasına yol açtı.

Atom bombalarının kullanımına ilişkin bakış açıları zamanla değişti. Başlangıçta birçok Amerikalı, bombalamaları savaşın sonunu hızlandırmak ve uzun süreli bir çatışmada kaybedilecek hayatları kurtarmak için gerekli gördü. Ancak savaş sonrası dönemdeki düşünceler, özellikle bombalamaların Japonya'nın teslim olması için gerekli olmadığını savunan tarihçiler ve etikçiler tarafından eleştiri ve ahlaki öfkeye yol açtı. Bu revizyonist anlatı, giderek ivme kazanarak savaş ve sivil kayıplar konusunda daha etik değerlendirmeler yapılması çağrılarına yol açtı.

Son yıllarda atom bombaları etrafındaki tartışmalar gelişti. Gelişen teknolojiler ve nükleer terörizm tehdidi jeopolitik manzarayı dönüştürdü. Nükleer silaha sahip bazı ülkeler, etrafındaki diğer ülkeler üzerinde bölgesel istikrarsızlık korkularını tetiklediği için güncel tartışmaların merkezinde yer alıyor. Dahası, devlet dışı aktörlerin ve siber savaşın yükselişi, nükleer güvenliğe karmaşıklık kattı. Dünya, nükleer cephaneliklere yönelik karmaşık sabotaj potansiyeli ve haydut devletler arasında nükleer silahların teşvik edilmesi gibi yeni zorluklarla karşı karşıya.

Geleceğe bakıldığında, atom silahları tehdidi giderek büyüyor. Jeopolitik rekabetler yoğunlaştıkça, büyük güçler nükleer cephaneliklerini yönetirken uluslararası istikrarı sağlama gibi ikili bir sorumlulukla boğuşmak zorunda kalıyor. Nükleer silahsızlanma kavramı, ulusal güvenlik kaygılarının gölgesinde kalan uzak bir hedef olmaya devam ediyor.
Çağdaş toplumda, atom bombasının mirası derinden yankılanmaya devam ediyor. Nükleer silahların varlığı, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması gibi yayılmalarını sınırlamayı amaçlayan çeşitli anlaşmalarla tartışmalı bir konu olmaya devam ediyor. Jeopolitik gerilimler ve nükleer yetenek arayışındaki haydut devletler nedeniyle daha da kötüleşen nükleer savaş tehdidi devam ediyor. Sonuç olarak, bomba hem insan yaratıcılığının hem de yıkıcı bir yıkım potansiyelinin sembolü olmaya devam ediyor.

Atom bombası bilim ve teknolojide muazzam bir başarıyı temsil ederken, aynı zamanda bu tür ilerlemelerin içerdiği yıkıcı potansiyelin çarpıcı bir hatırlatıcısı olarak da işlev görmektedir. Etkileri savaş alanının ötesine geçerek, uluslararası ilişkilerin ve etik söylemin gidişatını şekillendirmiştir. Atom bombası, insanlığı ilerlemenin iki yönlü doğasıyla yüzleşmeye zorlayarak, toplumu bilimsel keşiflere eşlik eden ahlaki sorumluluklar üzerinde derinlemesine düşünmeye zorlar. Giderek karmaşıklaşan küresel bir ortamda yol alırken, atom bombasından öğrenilen dersler, nükleer çağda barış, güvenlik ve etik yönetimine yaklaşımımızı şekillendirmektedir. Modern jeopolitiğin karmaşıklıkları içerisinde belirsiz bir geleceğe doğru ilerlerken, küresel toplum, nükleer savaşın olası yıkıcı sonuçlarını hafifletmek için nükleer silahların yayılmasının önlenmesi için ortak çabalarda bulunmalıdır.


Referanslar

"The Atomic Bombings of Hiroshima and Nagasaki." Atomic Heritage Foundation. https://www.atomicheritage.org/history/atomic-bombings-hiroshima-and-nagasaki

"Nuclear Weapons." United Nations Office for Disarmament Affairs. https://www.un.org/disarmament/wmd/nuclear/

Gordon, A. (2020). Hiroshima and Nagasaki: The Decision to Drop the Bomb. The American Historical Review, 125(4), 985-1015.

Snyder, G. (2018). Deterrence and Defense: Towards a Theory of National Security. Princeton University Press.

Hoffman, B. (2016). The Future of Arms Control: The Nuclear Challenge. RAND Corporation.

R. J. Alpern, Atomic Bombs and Their Legacies, New York: Oxford University Press, 2020.

R. S. Norris, "Nuclear Disarmament in the 21st Century," Bulletin of the Atomic Scientists, vol. 76, no. 4, pp. 33-45, 2020.

J. A. Mearsheimer, "The Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities," New Haven: Yale University Press, 2018.

M. S. Gunter, "Nuclear Proliferation: The Challenge of the 21st Century," International Security, vol. 44, no. 2, pp. 156-183, 2019.

Devamı
    eposta       edit

5 Ağustos 2025 Salı

Yayınlandı Ağustos 05, 2025 gön: ve 0 yorum

Mussolini'nin yükselişi ve hazin sonu


Kibir ve inat, kişinin önce kendisini mükemmelmiş gibi olduğunu sağlar, sonra ise sonunu getirir.

Lev TOLSTOY

Benito Mussolini İtalyan sosyalistlerin lideri olarak başa geldi ama sonra gittikçe aşırı sağa kaydı. Fikirleri ve uygulamaları gittikçe totaliterleşti. Milliyetçiliğin burjuva liberalizmini yok edeceğine ve yeni bir İtalya yaratacak bir hareket oluşturacağına inanıyordu.

Başlangıçta aşağıdaki fikirleri uygulamaktan bahsediyordu.Bunlar:

Milliyetçiliği cumhuriyetçilik ile birleştirmek

kilise karşıtlığı

kadınlara oy hakkı ve diğer sosyal reformlar öneriyordu .

Faşizmin temel fikri erkekleri ve kadınları işçileri ve işverenleri köylüleri ve toprak sahiplerini birleşmiş bir ulusal toplulukta mobilize etmekti. mussolini'ye göre bunun anahtarı şiddetti.

Ve bundan sonra Sosyalistlere ve katoliklere karşı şiddet dolu bir sindirme politikası izlemeye başladı

Mussolinin siyasi vizyonu bireyin tamamen lidere ve ulusa tabi olduğu totaliter bir devlet anlayışına dayanıyordu devlet içinde her şey devlet dışında hiçbir şey devlete karşı hiçbir şey diyordu.

Bu amaçla faşist hükümetin tüm sivil ve bireysel yaşamı merkezi otorite altında kontrol
edeceğini ilan etti .

işte şimdi kritik aşamayı söyleyelim bunu nasıl başaracaktı?
öncelikle siyasi doktrin bağımsız sendikaların muhalefet partilerinin ve özgür basının sistematik  olarak bastırılması ve yerlerine rejim tarafından kontrol edilen yapıların getirilmesiyle uygulamaya kondu.

Bir tarihçinin görüşüne göre "Mussolini büyüklük peşinde koşan bir liderdir.Ama onun asıl istediği İtalyanın büyüklüğü değil kendi büyüklüğüdür".
Mussolinin tarihi geçmişine kısa bir göz atalım.

Benito Mussolini, 1883 yılında kuzey İtalya'da doğdu ve siyasi kariyerine sosyalist bir aktivist olarak başladı. Daha sonra, I. Dünya Savaşı sırasında faşist hareketi kurdu ve 1922 yılında İtalya'nın lideri olarak iktidara geldi. Benito Mussolini, 1922'den 1943'e kadar İtalya'yı yönetmiştir.

Ulusal Faşist Parti'nin lideri olan Mussolini’nin yönetim tarzı otoriter ve totaliterdi. Kendisini "Duce" (lider) olarak adlandırdı ve muhalefeti ezme konusunda acımasızdı.

Mussolini, siyasi manevralar, propaganda ve şiddetin bir araya gelmesiyle iktidara geldi ve ülkeyi demir yumrukla yönetti, muhalefeti bastırdı ve iktidarı kendi elinde topladı.

İtalya'yı Mussolini’nin liderliğinde döneminin en güçlü devletlerinden biri haline getirdi. Ancak, Mussolini'nin faşist ideolojisi ve savaş açılımları, ülke için uzun vadede zararlı oldu.

Mussolini'nin iktidarının temel unsurlarından biri, milliyetçilik ve militarizme vurgu yapmasıydı. İtalya'nın I. Dünya Savaşı'nın sonucunda küçük düşürüldüğüne ve ülkenin eski ihtişamına kavuşturulması gerektiğine inanıyordu. Bu hedefe ulaşmak için Mussolini, orduyu güçlendirme ve fetih ve sömürgeleştirme yoluyla İtalya'nın topraklarını genişletme programını başlattı. Ayrıca, kendisini İtalyan ulusunun vücut bulmuş hali olarak tasvir ederek, etrafında güçlü bir ulusal birlik duygusu ve kişilik kültü oluşturdu.
Mussolini'nin liderliği ve faşist hareketi, tarihçiler arasında tartışmalı bir konudur. Bazıları onu vatansever bir lider olarak görürken, diğerleri onu zalim ve otoriter bir diktatör olarak nitelendirir. Ancak, Mussolini'nin etkileri ve mirası İtalya ve dünya tarihinde derin izler bıraktı.

Mussolini yönetiminin bir diğer önemli yönü, bilgi akışını kontrol etmek ve kamuoyunu şekillendirmek için propaganda ve sansür kullanmasıydı. Rejimini desteklemek ve düşmanlarını şeytanlaştırmak için gazeteler, radyo istasyonları ve film stüdyoları da dahil olmak üzere bir propaganda kanalları ağı kurdu. Muhalefet acımasızca bastırıldı ve rejimi eleştirenler sık sık tutuklandı, işkence gördü veya öldürüldü. Mussolini'nin medya ve sanat üzerindeki totaliter kontrolü, İtalyan halkının tek mesajının onun mesajı olmasını sağladı.

Mussolini'nin ekonomik politikaları da iktidarının temel unsurlarından biriydi. Ekonominin devlet kontrolüne inandı ve hükümetin, iş dünyasının ve emeğin ortak fayda için birlikte çalışması gereken sendikalar halinde örgütlendiği bir korporatizm sistemini destekledi. Mussolini'nin ekonomik politikaları, yoğun devlet müdahaleleri, korumacılık ve istihdamı artırmayı ve ekonomiyi canlandırmayı amaçlayan kamu hizmetleri projeleriyle karakterize edildi. Ancak bu politikalar, İtalya'nın köklü ekonomik sorunlarını çözmede büyük ölçüde başarısız oldu ve ülke, Mussolini'nin iktidarı boyunca yoksulluk ve işsizlikle mücadele etmeye devam etti.
Mussolini yönetiminin en kötü şöhretli yönlerinden biri, siyasi muhalefeti acımasızca bastırması ve düşmanlarına karşı şiddetli zulmüydü. Muhalifler, siyasi muhalifler ve azınlık gruplarının üyeleri, direnişi ezmek ve düzeni sağlamak için gizli polis güçleri ve paramiliter gruplar kullanan rejim tarafından hedef alındı. Bu baskının en kötü şöhretli örneği, rejime yönelik tehditleri gözetlemek ve ortadan kaldırmakla görevli OVRA olarak bilinen gizli polis gücünün kurulmasıydı.

Mussolini rejimi aynı zamanda saldırgan milliyetçiliği ve diktatörün etrafında bir kişilik kültünün teşvik edilmesiyle de karakterize ediliyordu. Mussolini, kendisini İtalyan halkının ruhunu temsil eden ve onları büyüklüğe taşıma yeteneğine sahip karizmatik ve vizyon sahibi bir lider olarak sundu. Rejimine halk desteği toplamak ve İtalyan halkı arasında birlik ve amaç duygusu yaratmak için propaganda, halk gösterileri ve kitlesel mitingler kullandı. Mussolini'nin imajı İtalya genelindeki posterlere, heykellere ve binalara asıldı ve ulusun tartışmasız lideri statüsünü pekiştirdi.

Otoriter yönetimine ve acımasız taktiklerine rağmen Mussolini, sıradan İtalyanların yaşamlarını iyileştirmeyi amaçlayan bir sosyal refah ve kamu hizmetleri programı da izledi. Altyapıya, eğitime ve sağlık hizmetlerine yatırım yaptı ve işçi sınıfına fayda sağlamayı amaçlayan sosyal güvenlik programları ve işçi hakları korumaları uyguladı. Mussolini rejimi ayrıca geleneksel değerleri ve toplumsal cinsiyet rollerini teşvik ederek, İtalyan toplumunun şekillenmesinde ailenin, kilisenin ve ulusun önemini vurguladı.

Mussolini'nin dış politikası, İtalya'nın büyük bir güç olarak statüsünü yeniden tesis etme ve ülkenin Akdeniz ve ötesindeki nüfuzunu genişletme arzusuyla karakterize edildi. 1935'te Etiyopya'yı ve 1939'da Arnavutluk'u işgal ederek agresif bir toprak genişleme politikası izledi. Mussolini ayrıca, mevcut dünya düzenine meydan okuma arayışında doğal bir müttefik olarak gördüğü Nazi Almanyası başta olmak üzere diğer faşist rejimlerle de ittifaklar kurdu. Ancak Mussolini'nin askeri maceraları, ülkenin II. Dünya Savaşı'na katılımının bir sonucu olarak ağır kayıplar ve ekonomik sıkıntılar yaşaması nedeniyle İtalya için nihayetinde felaketle sonuçlandı.

1943'te Mussolini, kendi faşist partisi tarafından iktidardan uzaklaştırıldı ve İtalya, II. Dünya Savaşı'nda taraf değiştirerek Nazi Almanyası'na karşı mücadelede Müttefik kuvvetlerine katıldı. Mussolini'nin liderliği, 1943 yılında İtalya'nın Müttefikler tarafından işgal edilmesi ve Mussolini'nin iktidardan alınmasıyla sona erdi. Mussolini, Almanya'nın desteğiyle kısa bir süre sonra iktidara geri döndü, ancak 1945'te İtalyan partizanlar tarafından yakalanıp idam edildi.

Mussolini'nin iktidarı, yirmi yıldan fazla bir süre boyunca İtalya üzerinde kontrolünü sürdürmesini sağlayan baskı, saldırganlık ve propagandanın bir bileşimiyle damgasını vurdu. Ancak rejimi aynı zamanda beceriksizlik, yolsuzluk ve halk desteğinin eksikliğiyle de damgalanmıştı ve bu da nihayetinde çöküşüne yol açtı.

Sonuç olarak, Mussolini'nin liderliği, İtalya ve dünya tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Onun otoriter ve totaliter yönetimi, birçok insan için trajik olaylara ve acılara neden oldu.

Benito Mussolini, yönetimi İtalyan toplumu ve siyaseti üzerinde derin bir etki bırakan karmaşık ve gizemli bir figürdü. Otoriter rejimi milliyetçilik, militarizm, propaganda ve baskı ile karakterize edildi ve nihayetinde İtalya için felaketle sonuçlanan saldırgan bir yayılmacılık politikası izledi. Acımasız taktiklerine ve iktidar arayışına rağmen, Mussolini sıradan İtalyanların yaşamlarını iyileştirmeyi amaçlayan sosyal refah programları ve kamu hizmetleri projeleri de uyguladı. Ancak rejimi nihayetinde kendi başarısızlıkları ve İtalyan halkının direnişi yüzünden devrildi. Mussolini'nin mirası tartışmalı  olmaya devam ediyor. Bazıları onu İtalya'nın büyüklüğünü yeniden tesis eden vizyon sahibi bir lider olarak görürken, diğerleri onu ülkesine yıkım ve sefalet getiren acımasız bir diktatör olarak kınıyor.

Referanslar:

- R.J.B. Bosworth, Mussolini, Oxford University Press, 2002. - Christopher Hibbert, Mussolini: The Rise and Fall of Il Duce, Palgrave Macmillan, 2008

Benito Mussolini’nin Vahşi İnfazı

 

Devamı
    eposta       edit

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Yayınlandı Temmuz 23, 2025 gön: ve 0 yorum

Berlin duvarı inşası ve yıkılışı

Berlin Duvarı Neden Yapıldı, Nasıl Yıkıldı?

  Berlin Duvarı, Almanya'nın başkenti Berlin'in Batı ve Doğu bölgelerini ayıran ve 1961 ile 1989 yılları arasında varlığını sürdüren bir duvardır. Bu duvar, Soğuk Savaş dönemi boyunca Doğu ve Batı Almanya'yı ayıran sembolik bir yapı olarak tarih sahnesinde önemli bir yer edinmiştir. Duvarın yapım süreci, yalnızca fiziksel bir sınırın oluşumunu değil, aynı zamanda ideolojik ve siyasi ayrılıkların da derinleşmesini simgelemektedir.Utanç Duvarı olarak adlandırılan "Berlin Duvarı", şehri ikiye bölerken aynı zamanda insanları da birbirinden ayırmış ve aileleri bir araya getirmeyi zorlaştırmıştır.

    Berlin Duvarı'nın inşası, 1949 yılında iki ayrı Almanya'nın oluşmasıyla başladı. Batı Almanya, Federal Almanya Cumhuriyeti olarak demokratik bir yönetim şekline sahipken, Doğu Almanya, Alman Demokratik Cumhuriyeti olarak Sovyetler Birliği'nin etkisi altındaki sosyalist bir devlet haline geldi. İki Almanya arasındaki bu farklılıklar, zamanla insanların Doğu'dan Batı’ya kaçışlarını teşvik etti. Bu kaçışlar, özellikle Berlin’in merkezi konumu sayesinde daha da yaygın hale geldi ve binlerce insana özgür bir yaşam umudu sundu.

    Bu durumu kontrol altına almak isteyen Doğu Almanya hükümeti, 13 Ağustos 1961 tarihinde Berlin Duvarı'nı inşa etmeye karar verdi. Gece yarısı başlayan bu inşaat, Doğu Berlin’in önemli caddelerini ve sokaklarını belirli bir noktada kapatarak, Batı Berlin ile temasın kesilmesini sağladı. O gece, askeri birlikler ve inşaat ekipleri hızla duvarı yükseltmeye başladı. Yaklaşık 155 kilometre uzunluğunda olan bu duvar, çit, taş ve beton bloklardan oluşuyordu. Duvar, sadece fiziksel bir engel değil, aynı zamanda insanların özgürlük arayışlarına karşı bir kısıtlama olarak da görüldü.

    Berlin Duvarı'nın yapımının ardından, Doğu Almanya hükümeti bu engeli kendilerini korumak için bir gereklilik olarak tanımladı. Ancak, bu durum uluslararası alanda büyük tepkilere yol açtı. Batı dünyası, bu kapatmanın özgürlük ve insan hakları ihlali olduğunu savundu. Batı Almanya ve diğer ülkelerde düzenlenen protestolar, Berlin Duvarı’nın getirdiği ayrımcılığa karşı bir ses oldu. 



    Duvarın inşası, sadece iki Alman devleti arasındaki sınırı değil, aynı zamanda bir ideolojinin, sosyalizmin ve kapitalizmin çarpışmasını da simgeliyordu. Günler geçtikçe, duvarın fiziksel yapısı güçlendirilirken, onun getirdiği psikolojik etkiler de derinleşti. İnsanlar, sevdiklerinden ayrıldı ve köprüler yıkıldı. İki taraf arasında büyük bir belirsizlik ve korku hâkim oldu.

    Berlin Duvarı, tam 28 yıl boyunca ayakta kaldı ve bu süre zarfında çok sayıda insan, duvarı geçme girişiminde bulundu. 1989 yılında, Doğu Almanya hükümetinin siyasi ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle yaptığı bazı reformlar, halkın duvara karşı umutlarını yeniden yeşertti. 9 Kasım 1989'da, halkın baskısıyla Berlin Duvarı'nın kapıları açıldı ve binlerce insan, özgürce Batı Berlin'e geçmeye başladı. Bu olay, yalnızca Almanya'nın değil, tüm dünyada Soğuk Savaş döneminin sona erdiği bir dönüm noktası oldu.

    Berlin Duvarının yapımı ve yıkımı tarihsel ve politik bir olaydır ve dünya üzerinde önemli bir dönem olan Soğuk Savaş'ın sembolü haline gelmiştir. Duvarın yıkılması, 1989 yılında gerçekleşmiş ve Almanya'nın birleşmesine zemin hazırlamıştır. Bu olay, birçok insanın özgürlük ve birlik arayışını simgelemektedir. Berlin Duvarı'nın tarihsel önemi ve sembolik anlamı, günümüzde hala hatırlanmakta ve üzerinde çeşitli anmalar yapılmaktadır. Berlin'de bulunan Berlin Duvarı Anıtı, bu tarihi yapıyı hatırlamak ve tarihini anlamak için ziyaretçilere açıktır.

    Berlin Duvarı, tarihte yaşanan önemli bir olayı ve bölgenin bölünmüşlüğünü simgeleyen bir yapıdır. Bu duvar, Almanya'nın birleşmesi ve özgürlüğün sembolü olarak hatırlanmaktadır ve tarihi önemi hala devam etmektedir.

Berlin Duvarı'nın inşası, ideolojik bir çatışmanın ve insan hakları ihlallerinin simgesi haline gelmiştir. Onun yıkılışı ise özgürlük arzusunun, birlikteliğin ve insanlığın geleceğe dair umutlarının sembolü olmuştur.

Referanslar

1. Deutsche Welle, "Berlin Duvarı nedir?", https://www.dw.com/tr/berlin-duvarı-nedir/a-181163482. Almanca.org

2."Berlin Duvarı hakkında bilgi", https://www.almanca.org/berlin-duvari/

3.Aldrich, R. J. (2014). The Berlin Wall: A World Divided, 1961-1989. London: Routledge.

4.Galeotti, M. (2019). The Berlin Wall: 1961-1989. Oxford: Osprey Publishing.

5.Klein, E. (2019). The Fall of the Berlin Wall: The Impact on Europe. New York: Palgrave Macmillan.

6.Mason, T. (2018). The Birth of the Berlin Wall: The Cold War’s Legacy. Cambridge: Cambridge University Press. 

Devamı
    eposta       edit

18 Temmuz 2025 Cuma

Yayınlandı Temmuz 18, 2025 gön: ve 0 yorum

Alaska'nın tarihi



Alaska'nın tarihi, oldukça zengin ve ilginç bir geçmişe sahiptir. Alaska, Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı bir eyalet olmasının yanı sıra, aynı zamanda özgün kültürü ve tarihi mirasıyla da dikkat çekmektedir.

Bölge binlerce yıl boyunca yerli halklar tarafından yerleşim alanı olarak görülmektedir. Eskimo, Aleut ve Athabaskan gibi farklı yerli gruplar, Alaska'nın çeşitli bölgelerinde yaşamış ve benzersiz kültürlerini bu topraklara yansıtmışlardır. 

Alaska'nın tarihi, yaklaşık 15.000 yıl öncesine, Bering Boğazı üzerinden önemli göçlerin gerçekleştiği dönemlere kadar uzanır. Yupik, Inupiat, Aleut ve diğer yerli halklar, bu bölgeye yerleşmiş ve zengin bir kültür ile gelenek oluşturmuştur. Yerli halklar, avcılık, balıkçılık ve toplayıcılık yaparak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Alaska'nın doğal kaynakları, bu toplumların hayati ihtiyaçlarını karşılamada büyük rol oynamıştır.

Alaska’nın tarihi, yerli kültürlerin yanı sıra, Avrupalı keşifçiler ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri’nin bir parçası haline gelmesiyle şekillenmiştir.

Alaska'nın modern tarihinde ise Ruslar ve İngilizler'in bölgeye hakimiyeti önemli bir yer tutmaktadır. 18. yüzyılda Ruslar, Alaska'yı keşfetmiş ve bölgede ticari faaliyetlerde bulunmaya başlamışlardır.

1741 yılında Vitus Bering liderliğindeki Rus keşif seferi, Alaska'nın kaynaklarını daha geniş çapta tanıtmıştır. Ruslar, özellikle fok derisi ticareti ile büyük bir ekonomik faaliyet başlatmışlardır. Bu süreç, yerli halkla etkileşimlere, yerli kültürlerin değişimine ve aynı zamanda hastalıkların yayılmasına yol açmıştır.

Alaska, 19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri tarafından Rusyadan satın alınmıştır. 1867 yılında, Dışişleri Bakanı William H. Seward’ın öncülüğünde yapılan bu satın alma, halk arasında "Seward'in Budalalığı" olarak adlandırılmış ve eleştirilerin konusu olmuştur. Ancak zamanla bu karar Alaska'nın stratejik konumun önemi ve bölgenin zengin doğal kaynaklarının varlığı nedeniyle doğru bir hamle olduğu anlaşılmıştır.

Alaska'nın tarihi ayrıca Altın Yuvarlak Dönemi olarak da adlandırılan Altın Rüyası dönemini de içermektedir. 1896 yılında Klondike Altın Sefası başladığında binlerce insan, Alaska ve Kanada'nın kuzeyine altın aramak için gelmiştir. Bu dönemde birçok maden kasabası kurulmuş ve Alaska'nın ekonomisi büyük ölçüde altın madenciliği üzerine kurulmuştur.

20. yüzyıl, Alaska’nın tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. 1942'de İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın Alaska’ya saldırıları, Amerikan hükümetinin bu bölgeye daha fazla dikkat göstermesine neden olmuştur. Savaş sonrası dönemde, Alaska'nın altyapısını geliştirmek ve ekonomik büyümeyi teşvik etmek amacıyla çeşitli projeler başlatılmıştır.

1964 yılında meydana gelen büyük Alaska Depremi, tarihin en yıkıcı doğal felaketlerinden biri olarak kaydedilmiştir. Bu olay, bölgenin yapısını ve insanlarını derinden etkilemiş, yeniden yapılanma süreçlerini başlatmıştır. Ayrıca, 1971 yılında kabul edilen Alaska Yerlisi Hakları Yasası, yerli halkların haklarını güvence altına alarak kültürel kimliklerini koruma çabalarına önemli bir katkı sağlamıştır.

Günümüzde Alaska, hem doğal güzellikleri, yaban hayatı, buzulları ve dağlarıyla hem de hem de zengin kültürel mirasıyla dikkat çeken bir eyalettir. Balta girmemiş ormanlar, geniş dağlık alanlar, farklı iklim bölgeleri ve çeşitliliği barındıran yerli kültürleri, bu bölgeyi turistler için ilginç kılmaktadır. Aynı zamanda yerli kültürleri yaşatmaya çalışan yerli halklar, Alaska'nın geçmişinden aldıkları mirası gelecek nesillere aktarmak için çaba sarf etmektedirler. Alaska'nın tarihi, değişimlerle doludur ve bu değişimlerin ışığında gelecekte daha birçok gelişme yaşanması muhtemeldir.

Özetle Alaska'nın tarihi, binlerce yıllık yerli yerleşimcilerden başlayarak günümüzdeki modern eyalet statüsüne kadar uzanan zengin bir geçmişe sahiptir. Bu tarih, hem yerel halkların kültürlerini korumak için yaptıkları mücadeleleri hem de bölgenin stratejik ve ekonomik önemini vurgulayan olayları içermektedir.

Kaynaklar

- T. S. A., Alaska'nın Tarihsel Gelişimi ve Kültürel Mirası, 2022.

- R. J. E., Alaska'nın Yerli Halkları: Geçmişten Günümüze, 2021.

- U. S. G. S., Alaska ve Çevresinde Yaşanan Doğal Afetler, 2020.

"Alaska History" Alaska Historical Society, Accessed September 2021, https://alaskahistoricalsociety.org/about-alaskan-history/

https://alaskahistoricalsociety.org/about-alaskan-history/

- "History of Alaska" National Park Service, Accessed September 2021, https://www.nps.gov/articles/history-of-alaska.htm

https://www.nps.gov/articles/history-of-alaska.htm






Devamı
    eposta       edit

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Yayınlandı Temmuz 07, 2025 gön: ve 0 yorum

Dost Kazanma Sanatı

 

O halde "şunu ispat edeceğim" diye söze başlamak doğru değildir. Çünkü bunun manası: "Ben sizden daha
akıllıyım. Birkaç sözle sizin düşüncelerinizi değiştireceğim." demektir.

Bu şekilde hareket etmek karşınızdakine meydan okumaktır. Meydan okumalar, meydan okumayla karşılaşır ve karşınızdaki, sizinle baştan mücadele etmeye başlar. İnsanların düşüncesini değiştirmek çok zor bir istir. Bunu neden daha da zorlaştırasınız ve kendinizi riske atasınız. 

 Dale Carnegie'nin "Dost Kazanma Sanatı" adlı kitabı, insan ilişkilerinde başarılı olma konusunda önemli ipuçları sunan bir eserdir. Carnegie, kitabında diğer insanlarla daha sıcak ilişkiler kurmanın ve onların güvenini kazanmanın yollarını açıklıyor. 

Carnegie, kitabında temel bir prensipten yola çıkar: Diğer insanları anlamak ve onlara saygı göstermek. Onların duygularını ve isteklerini önemsemek, onların samimiyetini kazanmanın anahtarıdır. İnsanların kendilerini önemli ve değerli hissetmelerini sağlamak, onların desteğini ve işbirliğini kazanmanın en etkili yoludur.

Kitap, iletişim becerilerini geliştirmenin önemini vurgular. İnsanlar arasındaki etkili iletişim, başarılı ilişkilerin temelidir. Carnegie, dinlemenin ve karşılıklı anlayışın önemini vurgular. İnsanların duygularını ve düşüncelerini paylaşma fırsatı bulduklarında kendilerini daha rahat hissederler ve iletişimleri daha sağlam temellere dayanır.

Dale Carnegie'nin "Dost Kazanma Sanatı" kitabı, insan ilişkilerinde başarıya ulaşmanın temellerini sağlam bir şekilde ele alır. Kitap, samimiyet, anlayış ve saygı temelli ilişkilerin önemini vurgular.Günlük yaşamımızda karşılaştığımız birçok durumda bize rehberlik edebilir. İş ilişkilerinden kişisel ilişkilere, aile içi iletişimden sosyal etkileşimlere kadar her alanda insan ilişkilerinde daha başarılı olmamıza yardımcı olabilir.

Referanslar:

- Dale Carnegie, "Dost Kazanma Sanatı", 1936

- Carnegie, D. (1981). How to Win Friends and Influence People. Pocket Books.

Devamı
    eposta       edit

27 Haziran 2025 Cuma

Yayınlandı Haziran 27, 2025 gön: ve 0 yorum

Twitter'in tarihi

 


Twitter, günümüzün en popüler sosyal medya platformlarından biri olarak bilinir. 21. yüzyılın başlarında Jack Dorsey, Noah Glass, Biz Stone ve Evan Williams tarafından kurulan bu platform, 2006 yılında kullanıcılar arasında kısa mesajlar paylaşımını mümkün kılan bir platform olarak hizmete girmiştir.İş insanı Elon Musk'un 25 nisan 2022 tarihinde platformu satın almasından sonra faaliyetine x.com adı üzerinden devam ettirmektedir.

Twitter'ın tarihi, kullanıcıların fikirlerini, düşüncelerini, haberleri ve diğer içerikleri hızlı ve kolay bir şekilde paylaşmalarını sağlayan bir araç olarak gelişmiştir. Günümüzde milyonlarca insanın kullandığı Twitter, dünya genelinde önemli olayların tartışılmasına ve bilgi paylaşımına büyük bir katkı sağlamaktadır.

Twitter'ın tarihine bakıldığında, platformun zaman içinde birçok değişiklik geçirdiği ve sürekli olarak büyüdüğü görülmektedir. Kullanıcıların beğenilerini ve retweet'lerini paylaşabildiği, hashtag'lerin önemli hale geldiği ve canlı yayınların yapılabildiği Twitter, sosyal medya dünyasında popülerliğini korumaktadır.

Twitter, hem bireylerin hem de kuruluşların seslerini duyurduğu bir platform olma özelliği taşımaktadır. Politikacılar, ünlüler, markalar, aktivistler ve sıradan insanlar, Twitter aracılığıyla düşüncelerini paylaşabilmekte ve geniş bir kitleye ulaşabilmektedir.

Twitter'ın tarihi sosyal medya dünyasında önemli bir yere sahiptir. Platform, insanların iletişim kurmalarını, haberleri takip etmelerini ve fikirlerini paylaşmalarını kolaylaştırmakta ve dünya çapında bir etki yaratmaktadır.

Twitteri satın alan  Elon Musk, Twitter'ın muazzam bir potansiyeli olduğunu, onu ortaya çıkarmak için şirket ve kullanıcılarla birlikte çalışacağını belirtmişti. Elon musk twitteri satın almak için  46,5 milyar dolarlık finansman sağladı.Twitteri satın aldıktan sonra adını x olarak değiştirmiş ve bazı düzenlemelere gitti.   

Kaynaklar 

https://tr.wikipedia.org/wiki/Twitter 

blog.twitter.com/tr/company 


Devamı
    eposta       edit

5 Mayıs 2013 Pazar

Yayınlandı Mayıs 05, 2013 gön: ve 0 yorum

Kindle touch elektronik okuyucu ve özellikleri

 

Elektronik kitabın mucidi ve teknoloji medyumu Michael S. Hart’a göre “e-kitap havadan sonra en çok ihtiyaç duyduğumuz şey”

Elektronik mürekkep teknolojisi elektronik kitapları en verimli ve en doğal haliyle okumayı amaçlıyor. Bu teknolojide göz yorgunluğuna yol açacak ekran aydınlatması yerine ortamın ışığından yararlanılıyor. Böylece güneş ışığında dahi gözü yormadan keyifli bir okuma imkanını sunuyor. Kindle touch sahip olduğu özellikleri ile elektronik mürekkep teknolojisinin getirdiği konforu okuyucuya fazlasıyla sunan bir ürün. Peki bu cihazı böylesine kullanışlı yapan özellikleri ne?

 bilgiustam.com

Devamı
    eposta       edit

17 Mart 2012 Cumartesi

Yayınlandı Mart 17, 2012 gön: ve 0 yorum

Süleyman Demirel'in Türk siyasal hayatı içerisinde Ordu ile ilişkileri ikinci bölüm


 14 Ekim 1973 seçimlerinin sonucu AP için büyük bir hayal kırıklığı olmuştur.

"Ordu temsilcileri emrinde bulunduğu hükümet ve parlamentonun emrinden çıkmıştı. Adalet Partisi siyasi iktidarı hükümeti bırakmayıp ne yapacaktı, yapılacak iki şey vardı, birincisi parlamentoyu açık tutabilmek ve o zeminde rejimin tekrar normal hale dönmesi için mücadele etmek... ikinci yol sinei millete dönmekti. Demokrasinin yürümediği, yürütülemediği ilan olunurdu. 12 Mart 1971 ile 15 nisan 1973 arasında AP parlamenter zeminde demokrasi hizmet mücadelesi vermiştir.(53)

  AP'nin oy kaybetmesinin temelinde partinin 12 Mart müdahalesi ile bütünleşerek seçmeni gözünde itibar kaybetmesi diğeri ise Tükiye'de sol ve sağ cenahta uç vermekte olan radikalleşmedir.

AP-MC hükümetlerini kurarken, milli iradenin sağda tek bir partiyi iktidara getirmesi karşısında parçalanan tabanın oy tercihini bir sonraki seçimlerde AP'ye kaydırmak amacını

gütmüştür. Solda bütünleşme, sağda bütünleşme vardır. Sağın toparlanması halinde ve AP etrafından toparlanması halinde, AP'nin tek başına iktidara gelmesine mani yoktur.
(54)

Sakallıoğluna göre MC'lerin gerisinde yatan 1973 seçimlerinin kahramanı Ecevit'in giderek parlayan yıldızının sağ cephede uyandırdığı büyük korkudur. MC mimarları ve ideologları politikada Ordu faktörünü milli iradenin sağlıklı bir seçimde tecelli etmesini engelleyen, cendere içine alan, dolayısıyla hep CHP'nin yararına çalışan bir unsur olarak algılamaktadırlar. Onlara göre sağın müdahale ile biten iktidar deneyimleri ortadadır. Bu tür başarısızlıklarda ders alarak yeni iktidar girişimlerinde bulunulmalı, Ordu müdahalelerinin tekrarlanmaması için gereken önlemler alınmalıdır. Muhalefette kalmanın bir yararı yoktur. Yeni bir formülle beşli bir ittifak kurarak işbaşına gelinirse, sağın "Ne iktidar ne de muhalefet olamaması" sorunu da çözülecektir. Bu nedenle AP nin komünizmle mücadelede militan sokak gücüne de sahip olan MHP ile yanda itibarlı mevkie sahip güven partisi ile ittifak kurulabilir.(55)

1973-1980 arasındaki AP ve CHP arasındaki iktidar mücadelesinin temelinde Demirel'in CHP liderlerinin aslında demokratikliğinin kabuktan olduğuna inanması yatar. Demirel, CHP'yi gerek seçimle gerektiğinde de seçimsiz olarak iktidara gelmeyi hedefleyen darbe planının bir ortağı olarak görür. (56)

Anarşinin hedeflerini incelediği 1977 Seçim Beyannamesinde CHP'nin gizli bir şekilde anarşinin hedeflerinden yaralanmakta olduğunu belirtir. "Türkiye deki anarşinin iki hedefi vardır. Birincisi anarşi yoluyla Türk vatandaşım bezdirerek hürriyetçi demokrasiden ümidini kesmiş bir hale getirmektir. Bu metodun gayesi, Türkiyeyi komünist idarenin tahakkümü altına almak ve parçalamaktır. İkincisi, 7 seçimden hiçbirini kazanmamış Halk partisinin seçimle gelmiş hükümetleri seçimsiz mağlup edebilme ihtirasının tatminidir." (57)

Sakallıoğluna göre Demirel, CHP'yi yıpratma kampanyasında CHP'nin Atatürk ilkelerinden saptığını, Cumhuriyetçi ve halkçı olmadığını, solu ve komünizmi himaye ettiği noktalarına büyük önem vermiştir.(58)

Demirel, yine CHP'nin Kıbrıs zaferini Ordunun elinden alıp kendi siyasal amaçlan için istismar ettiği düşüncesindedir. "CHP kendisini TSK'nin ve milletin başarısın olan Kıbrıs harekatının kahramanı ilan etmiştir. Hatta koalisyon ortağına bile hiç bir şey bırakmamıştır,(59)

Demirel Şubat 1978'de canlanan kontrgerilla (Devlet içinde görünmez ve kimsenin bilmediği yere yuvalanmış sivil otoriteye hatta Genel Kurmayın dahi sınırlı olarak denetlediği örgüt) konusunda CHP'yi SK'in içişlerine karışan, onu görevini yapmaktan alıkoyan bir siyasal parti olarak yansıtmıştır.

"Böyle bir kuruluş yok. Rastgele adamlar bunlar. Devletin böyle bir kuruluşu olsa on yıldır devleti idare dene birisi olarak bilirdim herhalde. " açıklaması yapmıştır.(60)

Demirel 9.Büyük Kongrede yaptığı konuşmada da Kontrgerilla iddialarının Silahlı Kuvvetleri yıpratma amacına yönelik olduğu kanısındadır.

"Bu hükümet döneminde her türlü siyasal tartışmanın üzerinde tutulması gereken S.K. 'in bazı konularda tartışmanın içine çekilmek istendiği görülmüştür. Halk Partili parlementerlerin mecliste başlattığı ve bugünkü hükümetin başının yıllarca meydan meydan iddia ettiği seçim beyannamesine aldığı hatta sayın Cumhurbaşkanına kadar şikayet konusu yaptığı Kontrgerilla iddiası Silahlı Kuvvetlerimize Yöneltilen bir iftiradır ve ülkedeki sol mihrakların amaçlı istismarıdır"(61)

Demirel Kontrgerilla iddiaları karanlığa terk edilmez demiş ve gerekli tahkikatın yapılmasını istemiştir, "iddialar ya doğrudur, ya yanlıştır, tahkikat yapılması lazımdır"(62)

Kenan Evren anılarında Demirelin bu tavrının olumlu olduğunu siyasal parti temsilcilerinin kontrgerilla gibi konularda dış güçlerin oyununa gelerek dolaylı olarak Orduyu yıpratma kampanyalarının bir aleti konumuna girdiğini düşünmektedir.

"Bu gibi SK'e saldırılardan hepimiz üzüntü duyuyorduk. Kontgerilla dedikleri ise 1952 yılında kurulmuş "Özel Harp Dairesi" teşkilatıydı. Düşman işgali karşısında yürütülecek gayri nizami harple iştigal eden bir kuruluştu. Kontrgerilla tabiri sonradan uydurulmuş bir tabir olup
Silahlı Kuvvetleri yıpratmak için ele alınmıştır. Maalesef bu maksatlı beyanlara ve yazılanlara Ecevit ve hükümetinde inanmış görünüyordu.
(63)

Demirel ve Sıkıyönetim:

Sıkıyönetim eşgüdüm bakanlığı sıkıyönetim komutanları arasında koordinasyonu sağlamak amacı ile Başbakana bağlı kuruldu.

Demirel, Maraş olayları patlak vermeden yaklaşık bir yıl önce, Ecevit'in sıkıyönetim ilan etmeden anarşiyi çözemeyeceğini ileri sürerken, MHP her fırsatta ısrarlı bir sıkıyönetim ilanı isteklisi ve takipçisi olmuştur. Demirel ise CHP hükümetini sıkıyönetimi geç ilan ettiği için sıkıyönetimin caydırıcılık niteliğini kaybettiğine inanmaktadır. "Zaten CHP: Türkiye'yi sıkıyönetimsiz idare edemez, bütün devirlere baskın, hep sıkıyönetim vardır. Yani CHP sıkıyönetim demektir!(64)

Sakallıoğluna göre Demirel'in bu kuruma karşı bakış açısı gerçeklikten uzaktır. Bu savı desteklemek için Kenan Evrenin bir konuşmasını ileri sürer. "Demirel ile Alparslan Türkeş, kurula bu eşgüdüm bakanlığının anayasaya aykırı olduğunu beyan ettiler. Bu başkanlığın Anayasaya aykırı olmadığını onlarda biliyordu. 1971 sıkıyönetim döneminde de uygulanmıştı. 1979 senesi sonunda Ecevit hükümetten ayrılıp Demirel hükümeti kurulduktan sonra da bu başkanlık görevine devam etti. Madem anayasaya aykırı idi, neden hükümeti kurunca bu başkanlığı lağvetmedi? Maksat iktidara anarşi konusunda yardımcı olmak değil köstek olmak.(65)

Sakallıoğlu'na göre Demirel, eşgüdüm bakanlığının sıkıyönetimin etkinliğini azalttığını savunarak CHP'ye saldırdıkça komutanlar bu saldırıyı SK'leri CHP'nin ve onun desteklediği sol ideolojilerin emrine girip tarafsızlığını yitirdiği suçlaması biçiminde algılanmış ve kendilerince müdahalenin sağlıklı bir biçimde gerçekleşmesinin ana koşulu olan "tarafsızlık" ve "partiler üstülük" konumlarının tehlikeye düştüğü sanısına kapılarak tepki göstermeye başladığını belirtir.(66)

Demirel, CHP'ye yani hükümete bağlı olan eşgüdüm dairesine bile "siz askerleri gütmek mi istiyorsunuz" tarzında askerlerin işlerine sivil hükümetin karışmama anlayışının yerleşmesine katkıda bulunacak strateji izlemiştir.(67)
Sakallıoğluna göre Demirel'in 1977 sonrası izlediği siyasetin ana eksenini, CHP yi Ordunun gözünden düşürmeyi amaçladığını, Orduyu darbe doğrultusunda harekete geçirmeyi gibi bir yol takip etmediğini belirtmektedir. Demirel CHP'nin içinde bulunduğu siyasal koşulları gidişatını hayra yormamakta bu siyasal koşulların bir şekilde Şili'de meydana gelen dramatik olaylarıyla sonuçlanacağı kanısındadır."bunların gidişi Ailende gidişi. Allende de Şili 'yi aynen böyle idare etti. Mao'nun, Castro'nun durduğu kapı önünde bizde duruyoruz. Acaba kapıyı kırmadan tokmağı çevirerek içeri girebilir mi, bunu bekliyoruz... Bunlar ne yapmak istiyor, rejimi tahribe mi çalışıyor?" demektedir.(68)

Sakallıoğlu, Demirelin Ordu ilişkilerinin niteliğinin belirlenmesinde konuya ışık tutması açısından askeri Kurumların rolü önemli bir İşleve sahip olduğunu belirtmektedir. Demirel, MGK'u Hükümet temsilcisi bakanların çoğunluğa sahip olmalarına rağmen ve kurulun hükümeti Milli Güvenlikle ilgili olarak alacağı kararlarda yalnızca "tavsiye" yolu ile etkileyebilmesine rağmen bu kurulu önemsediğini, hatta icranın karar ve uygulamalarına eleştiri yolu ile sekte vurmasını engellemek için MGK'na örneğin anarşiye karşı ortak çözüm üretmeleri gibi çok önemli bir karar ortağı konumunun sağlanmasını istemektedir.

Demirel'in 12 Kasım 1979'da Başbakan oluşunun ardından 16 Ağustos 1979 toplanan MGK'nun yayınladığı bildiri, Birand'a göre bu şekilde Demirel'e cephe alışı "terör ile mücadeledeki şaşkınlık ve kararsızlığın bir işareti olarak algılanabilir" demektedir.(69)

21 Kasım 1979 ve 23 Ocak 1980'de gelen bildiriler ile bütün anayasal kuruluşların ve vatandaşların "Cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri doğrultusunda Devletin yanında yer almaları zorunluluğu "yani destek arayışı gündeme gelmiştir.

MGK ve iktidar ilişkilerine bakıldığında kurulun almış olduğu kararlar arasında çelişkiler taşıdığı görülebilir. Kurul 22 Ekim 1979'da alınan önlemler başarılı derken 12 Kasım 1979'da anarşinin çok büyük boyutlara vardığından bahsetmektedir. Sakallıoğlu, Demirelin MGK'u sivil yönetimleri askeri badireden korumak için hem bir kalkan hem de muhtemelen bir müdahale karşısında istihbarat odağı olarak kullanmak ve MGK'ya ait kararlara, yani eğer bir suç varsa ona ortak ederek müidahele projesini imkansız kılma amacını güttüğünü belirtir.(70)

Sakallıoğluna göre Demirelin, muhalefette iken ise CHP Ordu ilişkisinden kaygı duyduğu için askeri CHP aleyhine siyasallaştırma kampanyasında MGK'u teşvik edici bir siyasal çizgiyi benimsediğini belirtir.(71)

Demirel 21 Şubat 1979'da Cumhurbaşkanı Korutürk'e yazdığı mektupta, 20 Aralık 1978'de Kahramanmaraş olaylarının ardında CHP hükümetinin ilan ettiği sıkıyönetimi ilan edilmeden önce MGK'a getirilmesini ve onun tavsiye kararına dayanmaması nedeniyle eleştirilen, MGK'nın görev yapmasının engellendiğini öne sürmüştür. "Devleti koruyan organ MGK'u ne güne duruyor? Bugün lazım olmayacakta ne zaman lazım olacak? Bunca olup bitenler karşısında hükümete hangi tavsiyelerde bulunmuştur. Savunmamışsa ne zaman bulunacaktır? Bulunmuşsa hükümet bunlara ne yapmıştır?" (72)

Sakallıoğlu, Demirelin MGK'na ilişkin takındığı tavır ve benimsediği parti politikası açısından, askerin siyasal güç dengesi içinde zaten var olan konum ve rolünü daha da abartarak Siyasal belirleyiciliğine katkıda bulunduğunu belirtmektedir.(73)

Demirel, DGM'nin kurulmasına ilişkin yasa tasarısının ısrarlı bir takipçisi ve savunucusu olmuştur. 1976'da "DGM kurulmazsa anayasanın bu emri yerine gelmemiş olur. Anayasa bir bütündür. Onun 156.maddesini beğenmeyenler varsa, kati çoğunluk bulurlar gelirler değiştirirler" (74) diyen Demirel 1979 da Mecliste yaptığı konuşma da aynı ergümam tekrarlayarak DGM'nin kurulmasının bir zorunlu anayasal ilke olduğunu tekrarlar."Bu Anayasa 'nın 136.maddesi var. "devlet güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli DGM kurulur. " kurulabilir demiyor. Halk Partisi isterse kurulur demiyor. Nerede bu mahkeme, mahkeme nerede? Anayasanın ihlali içindesiniz. Bunları size bir gün sorarlar (75)

Sakallıoğlu'na göre Demirel, Sıkıyönetim Komutanlarının yetkilerini artıran Olağanüstü Hal Yasasına da destek vermiştir. "Her defasında silahlı kuvvetlerin mütemadiyen taliminden, terbiyesinden uzaklaştırarak, mütemadiyen sokaklara sürerek bunları başka şekilde meşgul edeceğimize, bu hizmetleri yine gerektiği zaman devlet adına zor kullanan silahlı kuvvetlerimizin
şemsiyesi altında bunu sivil idareye gönderelim diyoruz. Bir fevkalade hal kanunu çıkaralım diyoruz.(76)

Sakallıoğluna göre Demirel, CHP'yi tek hem parti yönetiminin mirasını sürdürmekle yani Ordu ile arasındaki simbiyotik bağlı siyasal yaşamı sıkıyönetimle düzenleme amacına yönelik olarak kullanmakla suçlamaktadır. Ama aynı zamanda sıkıyönetime başvurmakta geciktiğinden söz etmektedir. Bu durumu Sakallıoğlu, Sivil yönetimlerin yetki şemsiyesinin asker kesimi de bir türlü tam anlamıyla içine alınamamasının acısını çekmiş bir lider olan Demirel'in eşgüdüm bakanlığına polemiksel saldırısını tutarsızlığın örneği olarak değerlendirmektedir.(77)

Ancak Demirel'in bu çizgisi 26 Aralık 1978'de sıkıyönetim ilanının hemen sonrasından başlayarak sıkıyönetim uygulanışına ilişkin tavrı çok olumsuzdur. Sakallıoğluna göre bu olumsuzluğun iki nedeni vardır:(78)

l.Demirelin Başbakanlığa bağlı Eşgüdüm Başkanlığına ilişkin rahatsızlığıdır. Aslında Eşgüdüm Başkanlığı işlerliğini koruyamamış, asıl yetki yine Genel Kurmay Başkanlığında kurulan Sıkıyönetim Askeri Hizmetler Askeri Koordinasyon Başkanlığında kalmıştır. İkisi arasındaki bağlantıyı sağlamakla bir irtibat subayı görevlendirilmiştir. Demirel'in tedirginliği 21 Şubat 1979'da Fahri Korutürk'e yazdığı mektupta da ifade edildiği gibi sıkıyönetim komutanlarının başta bölücülük olmak üzere yaşamsal bazı konularla uğraşmak yetkilerinin olmayışı üzerinde yoğunlaşmaktadır. "Sıkıyönetimin ilan gerekçesini anayasadaki "vatan ve Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli kalkışmanın ve vaya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten ve dıştan tehlikeyi düşünen yaygın şiddet hareketleri ibaresinin yer alması bu tereddütlere sebep olmuştur. Bu durum sıkıyönetim komutanlarının elini kolunu bağlamış ve cereyan eden olay ile, ona karşı alman çareyi uyumlu olmaktan çıkarmıştır.

Demirel, 1979'da sıkıyönetimin 2 ay daha uzatılması konusu gündeme geldiğinde, sıkıyönetimin bölücülükle uğraşması sağlanamazsa, bu hükümetin eline sıkıyönetim vermenin gereği olmayacağını ve bu nedenle uzatma teklifine partisinin grup olarak red oyu vereceğini gündeme getirmiştir. Sakallıoğlu, Demirel'in böylece sıkıyönetim yetkisinin bir alanda daha genişletilmesini ve silah kaçakçılığı ile de uğraşmasının sağlanmasını istediğini ve özellikle AP'nin 12 Kasım 1979'da kurduğu MHP ve MSP'nin dışarıdan destekledikleri son hükümeti sırasında çok dile getirir olduğunu belirtmektedir. "Eksikler var eksikler... Tatbikatçılar diyor ki, mesela: bugün silah kaçakçılığı ile sıkıyönetim meşgul olamaz. Sıkıyönetim kanunu kapsamına girmiyor. Halbuki silah kaçakçılığı bu
işin belkemiği, silah kaçakçılığı geldiği zaman, "bunu sicil mahkemelere gönderin" diyor., gelin sıkıyönetim komutanlarının görevlerini ve yetkilerini yeni baştan bir ayarlayalım (79)

Sakallıoğlu, Demirelin bu politikalara ek olarak Terör suçlarında yargı mekanizmasının daha etkin ve hızlı çalıştırılması için DGM'nin kurulmasını ve olağanüstü hal yasasının çıkarılmasını da tavsiye ettiğini belirtmektedir.(80)

Ancak Sakallıoğlu 1979 sonlarına doğru Demirel'in bu karşılılıklı dengeleri gözeten politikalarının Ordu içerisinde hiç de tasvip edilmediğinin bir işareti olarak 4 Aralık 1979 sıkıyönetim koordinasyon kurulu toplantısından başlayarak sıkıyönetim mahkeme süre ve yetkilerinin genişletilmesi, radyo ve TV'de sansür uygulanması işlemleri,gibi konularda ilişkide giderek artacak olan bozulmanın ilk habercileri olduğunu belirtmektedir. Buna karşın Demirel'in tavrı Ordu ile işbirliğine hazır ve olumlu bir tavır sergiler. Gözaltına alınma süresinin 15 günden 30 güne çıkarılması gibi anayasa değişikliği gerektiren hususlar bir yana SK'ın talepleri basına açıklanır.Bu açıklamalardan Türk Silahlı Kuvvetlerinin istediği yapısal değişiklikler şunlardır. 1. Türk Silahlı Kuvvetlerinin ilgili yasaları çıkarılması. 2.Sıkıyönetimin kalkmasını sağlayacak ortamın hazırlanması ve DGM'nin kurulması vb. 19 Şubat 1980'de bu yasalar çıkarılır, ancak komutanların "yeni" sıfatıyla talep ettikleri ek önlemlere Demirel, meclis çoğunluğu yetmeyeceği gerekçesini belirterek karşı çıkmıştır, "öyle istekleriniz var ki bu rejim içinde yapılamaz, İstiklal mahkemesi dönemine, Tunceli Kanunları dönemine girilemez. Hukuk için ne gerekirse, Anayasanın içinde kalmak üzere yaparım. Bazı şeyler var ki bu anayasayı değiştirseniz dahi benden isteyemezsiniz. Zira yapamam. Yapabileceklerimi ise yaparım" (81)

Sakallıoğluna göre Demirel'in kendince mümkün olmayan yasaların dışında kalan hususlar hariç kendisinin de mutabık kaldığı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması, Olağanüstü Hal ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasalarının çıkarılmasından ve bazı maddelerinin değiştirilmesinden yana olduğunu ancak Meclis çoğunluğu buna elvermediğini Evren'in anılarında da bu hususu teyid ettiğini belirtecek açıklamalar olduğunu belirtmektedir.'yapmayı elbette istiyordu, kim istemezdi ki, lakin istemekle yapmak ayrı ayrı şeylerdi"(82)

Demirel'le asker ilişkisini 27 Aralık 1979 Korutürk'e sunulan muhtıra bozmuştur. Bu muhtıranın sivil iktidarın otoritesinin dışına çıkışı olarak yorumlanabileceğini bu nedenle komutanları
niye emekliye sevk etmediğine ilişkin olarak: yapılan değerlendirmelere Demirel'in yanıtı "Emekliye ayırmayı düşünmedim değil düşündüm. Ancak o aşamada bir müdahaleye niyetli oldukları izlenimini vermediler veya vermemeye özen gösterdiler. Cumhurbaşkanı ise günlerini sayıyor ve hiçbir şekilde karışmak istemiyordu. Cumhurbaşkanı ile yola çıkamazdım. Ecevit'e hiç güvenmiyordum. MHP ile 1979 14 ekim seçim öncesinde açıkça müdahale isteyen müdahale bildirileri yayınlamışlardı. Nihayet mektup komuta zincirinde geliyordu. Yani önceden temaslarını yaptıkları anlaşılıyordu. Bu nedenle zaman kazanmaktan duyarlı oldukları noktada destek vermekte başka çarem yoktu. Ardından erken seçime gidip ülkeyi düzlüğe çıkarabileceğimi düşünmüştüm. " şeklindedir.(83)

Demirel 1979 yılında ülkenin "huzur arayan, güven arayan, kanun nizam-hükümeti arayan bir ülke" olarak tanımlar (84)

Nitekim 1979'da azınlık hükümetini kurduğu zaman ki Ordu üst kademesi ile yaptığı toplantıda herşeyin kanuna uygun olarak düzenlenmesinden yanadır. Rejim içinde çare aranması gerektiğini belirtmekteydi. "Ne isterseniz isteyin kanun, kanun, her türlü silah ve para hemen, gerekli gördüğünüz tayin ve nakil hemen, kanundışı iş beklemiyoruz. Demokrasinin içinde kalarak bizden tedbir isteyin dersim olayları beklemiyoruz. Vatandaşın can ve mal güvenliği sağlanmalıdır. Ancak bu insan hakları beyannamesinde yer alan diğer hakların özüne dokunulmadan yapılmalıdır. Bizden takriri sükun kanunu istemeyiniz de ne isterseniz isteyiniz, demektedir. (85)

Demirel'e göre Darbeler kişisel sorun değildir. "Vatandaşın can ve mal güvenliği, rejim kişisel sorunumuz değildir. Müdahale sorunu devlet ve millet sorunudur. Faturayı da millet ödeyecektir. "

Demirel Ordunun müdahaleye doğru gittiğini anlaması üzerine tavırlarında değişim olmuş, kendisinin samimiyetle inandığı 1402 sayılı yasada yapılmasını gerekli gördüğü değişikliklere bile sıcak bakmamaktadır. Bu konuda İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Necdet Uruğ ile yaptığı görüşmede Ordunun yeni yetki istemesinin gerekçesini anlayamadığını belirtmektedir. "Güvenlik Kuvvetlerinin elinin kolunun bağlı olduğunu kabul etmiyorum. Cinayet tertipçilerini ve canileri yakalamaya mani,
kanun hükümleri mi var? Ne istediyseniz yaptık. Mevcut yetkileri kullanınız. Yetki istediniz verdik. Şimdi yeni yetkiden bahsediyorsunuz" demektedir. (86)

Sakallıoğlu, Demirelin Ordunun niyetinin bozuk olduğunu, bir müdahaleye doğru gidildiğini sonradan açıkça ifade etmese bile sezdiğini düşünmektedir. Demirel Ordunun siyasal şiddete karşı mücadelede başarılı olamadığını ve ancak "yıpranmış gibi" inandırıcı olmayan bir nedenden dolayı bu mücadeleden vazgeçilemeyeceğine ilişkin vurguya önem vermiştir. Buna karşın SK' 1er Sıkıyönetimin terörü önlemedeki başarısızlığını istedikleri yasaları siyasi iktidarın çıkarmamasına bağlamaktadır. Bu ise askerlere göre muhtemel bir müdahalenin arefesinde yıpranan bir Ordu ile meşruiyet sağlamanın gerekçesi olmuştur.(87)

Sakallıoğluna göre MHP bile 78'lerdeki sıkıyönetim yanlısı tutumunu, Sıkıyönetimin SK'i yıprattığı gerekçesiyle karşı çıkmaya başlamıştır. Ayrıca o dönemde SK'in asli görevinin iç tehdit(terör) uğraşmak olmadığını, bunun olsa olsa tali bir görev olduğuna ilişkin yoğun tartışmalar vardır. Onlara göre Ordunun asli görevi sadece dıştan gelen tehlikelere göre vazife yapmak değildir. Demirel de Ordunun sıkıyönetim aracılığıyla terörü önleme çalışması da asli görevden sayılması gerektiğini belirtmektedir."3. Ordunun asli görevine dönmesi meselesi... aslında Ordunun bugün yaptığı görevde asli görevdir, çünkü iç hizmet talimatına göre Ordunun asli görevi iç ve dış tehlikelere karşı ülkeyi korumak ve kollamaktır. Gelen tehlike dıştan tehlike gelmesini beklemeye hacet bırakıyorsa, o zaman asli görev kalmaz ki orta yerde (88)

Demirelin İçişleri bakanı Orhan Eren'de yıpranma konusunun asayişi sağlayamama nedeni olarak bir koz gibi kullanılmasını engellemek isteyen görüşü benimseyip ifade etmektedir."Bir arkadaşım da Ordunun asıl görevi bu değildir, demek istedi. Eğer bundan başarıyla çıkmazsak, Ordu neyi bekleyecektir? Ortada bir devlet, bir Cumhuriyet kalmayacağına göre, Ordunun yapacağı bir vazife kalmayacaktır, "demektedir. (89)

Demirel Ordunun anarşi ile mücadelesinde yıpranacağı endişesiyle mücadele etmekten vazgeçilmesini kabul edilemez görmektedir.22 Haziran 1980'de 1. Ordu komutanı Necdet URUĞ'a karşı yine Ordunun inandırıcı olmayan yıpranma" nedeniyle komünizmle mücadeleden vazgeçilemeyeceğini şöyle belirtir:

"Sayın Komutan, büyük tirajlı basın sizin yanınızdadır. Hiçbir devirde matbuat, bugünkü kadar sıkı yönetimin yanında olmadı. Hangi Üniversite size karşı .Hiç bir devirde devlet, hükümet
ve kamuoyu, Sıkıyönetimin bugünkü kadar yanında olmadı. Entellektüel çevrenin Türkiye 'de bugünkü kadar sıkıyönetimin yanında olduğu görülmüş değildir. Bu durumda yıpranıyoruz diyemezsiniz.(90)

Sakallıoğluna göre Demirelin, kendi iktidarının asayişi sağlamadaki başarısızlığını ve Nihat Özer gibi bir Sıkıyönetim Komutanının MHP'ye karşı harekete geçen varlığı, ona muhtemel bir darbenin ona ve partisine fatura çıkaramayacağını hesapladığını, bunun için komutanlarla açıkça ters düşmemek içinse "zaman kazanma stratejisini benimsediğini belirtmektedir. Bu konuya çarpıcı bir örnek olarak, Türk ekonomisinde radikal bir serbest piyasaya dönüşümü ifade eden 24 Ocak 1980 kararlarını almadan Önce ve sonra Başbakanlık Müsteşarı tarafından verilen brifingi verir. Bu Brifingi değerlendiren Orhan Erkanlı'ya göre bu brifingin iki yönlü etkisi olmuştur. 1. Demirelin SK'in devlet yönetimindeki ağırlığını kabul etmek zorunda kalması, 2. Turgut ÖZAL'ın askerler tarafından tanınmasıdır. Demirel böylece meclislerde bulamadığı desteği, manevi gücü Ordu'da bulmaya çalışıyordu. (91)

Ordunun giderek sivil iktidara karşı artan yükselişini belirleyen temel kriterlerden biri de özerkleşme yönündeki girişimleridir.Mehmet Ali Birand, SK'in sivil otoriteye karşı anlamlı çıkışında biri olarak 23 Şubat 1980 714 nolu Türk hükümetinin aldığı,Ege denizinin iki ülke tarafından eşit biçimde kullanılacağını sembolize eden 714 nolu nota'nın Genel Kurmayın kaldırılması girişimi olarak belirtir.

Demirel ise Nota'nın kaldırılışının kendi kontrolü altında olduğunu ve öneminin abartıldığını düşünmektedir.'Notam denen şeyin Türkiye'ye bir faydası olmadığı görülmüştür. 13 Şubat günü daha buraya kimse gelmeden, 13 Şubat günü devletin yüksek görevlileri toplanmış ve Türkiye 'ye ne getirmiş bu nota 'nın hiç. Bir hiçin peşinde nereye gidiyoruz? Ne gereği var (92)

Ordunun giderek iktidara karşı özerk bir tavır içerisine girişi Kenan Evren'in anılarında daha açık olarak dile getirilmiştir. Kenan Evren, Bir Sıkıyönetim Komutanının yerinin değiştirilmesini öneren Demirel'e nasıl sert bir karşılık verdiğini şöyle dile getirmektedir."Güneydoğu Anadolu'daki bölücü ve Anarşi olaylardan bahsediyor, bunun bir türlü önlenemediğini şikayet ediyordu. Maksadını anlamıştım. Diyarbakırdaki 7. Kolordu ve Sıkıyönetim komutanının değiştirilmesini dolaylı olarak istiyordu. Kendisine sıkıyönetim komutanının bu hususta bir ihmali ve kusuru olmadığını bu
bakımdan görevinden alınmasını düşünmediğimi söyledim. Bu konu üzerinde fazla durmayarak değiştirdi. (93),

Sakallıoğluna göre yükselen özerkliğin en doğal nedeni bunalım koşullan, zayıf iktidarlar ve bu iki değişmez kesimin cisimsel belirtisi olarak felce uğrayan devlet olgusu olarak sıralar. Ve Demirelin de iktidarının varoluş koşullarının çok zorlaştığının farkında olduğunu belirtir. "Bugün Türkiye dahi düşünecek durumda değildi. Yarından sonrası hiç bugünü düşünmeye ve bugünün çarelerini bulmaya mecburdu. (94)

Sakallıoğluna göre Anarşi ve devlet kurumlarının felce uğramasının boyutları önemli olmakla beraber bunların Ordunun sivil siyasi otorite karşısındaki konumunun daha da özerkleşmesine ve darbe kararının alınmasına yaptıkları katkısına ek olarak, kamuoyunda aşağıdaki gelişmelerinde değerlendirilmesi halinde daha iyi anlam kazanacağını belirtmektedir.

1. AP-CHP geniş tabanlı hükümetinin kurulamaması

2. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kilitlenişidir.

3. Sivillerin askere öz güvenini sağlayıcı etkileridir.(95)

1-AP-CHP koalisyonu işbirliği ve diyalogun gerçekleşmemesi sorunu.

27 Aralık 1979 muhtırasının verdiği darbe korkusu CHP'nin ortak hükümet kurma talebine Demirel olumlu bir cevap vermemiştir. Dönemin en önemli olgusu hem AP'de hemde CHP ağırlığı olan tek husus mecliste sağlanacak sayısal üstünlüktür. Sakalhoğluna göre Demirel ise başından beri milli iradeyi yansıtmayan AP-CHP koalisyonunu milli demokrasiyi değil Ordu iradesini yansıttığını belirtmektedir. Böylece hem CHP'ye hem de Ordu üst kademelerinin manipulasyon gücüne de tepki duyduğunu gösterme fırsatı buluyordu.Onun için Demirel koalisyondan ziyade erken seçim istemektedir.(96)

Demirel, ülkenin temel sorunu olan iç güvenlik konusunda dahi CHP ile bir araya gelmesinin muhtemel bir darbeyi önleyemeyeceğini düşünmektedir. "îşte Halk Partisi geldi yapamadı AP geldi, o da yapamadı ikisi bir oldular onlarda yapamadı deyip müdahaleye gerekçe verdik. (97)

Demirel, anarşinin sıkıyönetim yoluyla önlenmesi konusu ile AP-CHP koalisyonu uzlaşma sağlanamaması konusu arasında bağ kurmanın anlamsız olduğunu esasen bu bunalımın koşullarının bu şekilde tırmandırılmasında darbe yapıcıların darbe yapma koşullarının meşruiyetini sağlama belirmektedir. "AP-CHP koalisyonun olmayışı, sayın Evren 'in hangi işine mani idi, Yani kendisi anarşiyi bastırmak istedi de böyle bir koalisyonun olmayışı mı buna mani oldu? Hükümet sıkıyönetim önüne hangi engeli koydu da onun için sıkıyönetim başarılı olamadı. Bizim İnancımıza göre böyle bir koalisyonun darbeyi önleme şansı sadece sayın Evren 'i Cumhurbaşkanlığına getirmesine bağlı idi"(98)

2-Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kilitlenmesi

Sakallıoğluna göre 6 nisan 1980 görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ü yerine yeni bir Cumhurbaşkanı seçilememesinin de müdahaleyi kolaylaştırdığını, Ecevit'e göre Demirelle birlikte bir cumhurbaşkanının seçiminin muhtemel bir müdahaleyi engelleyeceğini düşünmektedir."(99)

Sakallıoğluna göre Demirel Ordunun sivil denetime tabi olmamasını gerçeğini bildiğinden Korutürk'ün görevden ayrılmasıyla yerine Çağlayangil'in vekaleti CHP ile uzlaşarak oluşturulan bîr isimden daha uygundu. Böylece bu ara boşluktan yararlanarak Cumhurbaşkanının yetkilerini artıran ve doğrudan seçimle işbaşına getirilmesini öngören değişiklik önerilerini attı. Böylece seçime giden bir parlamentonun varlığının darbe yapılmasının meşruiyetini engelleyeceğini hesaplamaktaydı. Hatta Evren bile Demirel'in bu aşamada bir seçime gitmesinde Demirel'in kazançlı çıkacağını belirtmektedir. "Eğer teklifi kabul edilirde Cumhurbaşkanlığı seçimi için halka gidilirse nasıl olsa kendisinin göstereceği aday rahatlıkla seçilecektir. Manzara onu göstermektedir. Hatta kendisini de aday göstermesi mümkündür, görüldüğü gibi ustaca oynanmış bir oyundur" (100)

Böylece Demirel erken seçim sonucu ile birleştirilmiş bir anayasa değişikliği ile o günü değil geleceği de garanti altına almaya çalışmakta ve Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı seçimlerine askeri artık hiç bir biçimde karıştırmama projesini yürürlüğe koymaktadır, Kenan Evren'in anılarında iki emekli orgeneral (AP'nin adayı Faik TÜRÜN ve CHP adayı Muhsin BATUR'un Cumhurbaşkanlığına aday olarak konmalarını "garip" bulan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin daha doğrusu seçilememe turlarının ülkeyi bir belirsizliğe adım adım götürdüğünü yazmaktadır.(101)

3-Sivil müttefikler:

Demirel bozulan güç dengelerinin bir takım sivil kişiler tarafından Orduyu müdahale öncesinde daha bir teşvik ettiğini düşünür. "Askerler kendi başlarına bir şey yapamaz, Onlar
kendiliklerinden orta yere çıkmazlar, onları tahrik eden sivil kadrolar vardır. 12 Martta vardır, 12 Eylül 'de vardır. Bu sivil kadrolar genellikle bu işi meslek edinmişlerdir. Bildikleri bir çare varsa orta yere koymak ve sorunları çözmek için partilere girip çaba göstermek yerine askere gidip, "paşam memleket batıyor, daha ne duruyorsunuz? demeyi meslek edinmişlerdir"(102)

Sakallıoğlu'na göre bu konuda Başbakan Yardımcısı Orhan Eyuboğlu ve Adalet Bakanı Mehmet Can Ordu ile ilişkilerindeki davranışları hakkında CHP lideri Ecevit' in gözlemlerini örnek olarak vermektedir. "Eyuboğlu ve Mehmet Can hemen her eşgüdüm toplantısında devlet batıyor, elden gidiyor diye yakınmalar yaparlardı. Bir iki kez bu iki arkadaşıma "bu tür konuşmaları lütfen askerlerin yanında yapmayınız. Biz aramızda konuşup toplantılara gidelim" dememe karşın Eyuboğlu ile Can bu tutumlarını sürdürdüler, demektedir(103)

Bu durum toplantılar hakkında izlenimlerini aktaran gazeteci Arcayürek'in de ilgisini çekmiştir. "Eşgüdüm toplantılarına katılan bakanların dikkatini özellikle Eyuboğlu ve Can çekiyordu. Toplantılarda sürekli olarak - askerlerden gelmesi beklenen yakınmalar - bu iki bakandan geliyordu. Toplantılara çay içmek için ara verildiğinde bu ikisi askerlerle söyleşiler yapıyorlar, ayrı bir köşeye çekilerek "özel" bir anlayış içinde görüştüklerini" belirtiyor.(104)

Sakallıoğluna göre müdahale sürecine sivil katkılardan Bir başka strateji ise ait olunan hükümetten büyük yankılar uyandırarak istifa etmek ve bunu yapmadan önce yüksek komutanlara danışmak olmuştur. Örnek olarak Ecevit hükümetinden istifa eden Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu komutanlarla ilişkisini sıcak tutmanın ödülünü 12 Eylül sonrasında Başbakanlık için ilk düşünülen kişi olmakla aldığını belirtmektedir.(105)

Sakallıoğlu, yetki ve gücünü sivil iktidarların çizdiği bir düzende ona hesap verme ve güvenme yerine sivil iktidarın denetimi altında olması gereken askeri hiyerarşiye danışması hesap vermesi ve güvenmesi şeklinde ortaya çıkan bu durumlar "Başbakanın Ordu ile Cumhuriyet tarihinde görülmedik bir şekilde uyum olduğunu belirtmesi" kadar çarpıcı bir nokta olduğunu belirtir.(106)

Sakallıoğluna göre 6 Nisan 1980 başlayan yeni Cumhurbaşkanı seçimi turlarında Demirel bu sürece askerlerin karışmasını yönlendirmesini engellemek için CHP ile ortak bir aday yerine AP'li Çağlayangil'in vekaletinin sürmesini yeğlediğini belirtir.Bu durumun nedenlerini ise şöyle açıklar.

Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün seçilmesinde Ordu tarafından empoze edilen Faruk Gürler'in seçilmemesi için CHP ile ortak uzlaşmaya varması Cumhurbaşkanı ile komünizm tehdidi karşısında ortak noktaları olduğunu ortaya çıkarmışsa da Cumhurbaşkanının Orduyu kontrol süreçlerinde etkisiz bir konuma yükselmesi karşısında yeni adayın ortak bir uzlaşma içinde seçilmesinden ziyade seçilecek Cumhurbaşkanının dünya görüşü itibari ile AP'e yakın olmasının daha tercih edileceğini belirtir.(107)

Sakallıoğluna göre Demirel, konuşmalarında hep hükümet-devlet ayırımını yapar, dolayısıyla devletin en büyük başı olan Cumhurbaşkanının acz içinde olması düşünülemez. Ona göre Cumhurbaşkanının asker kökenli olup olmaması önemli değildir. Önemli olan AP'e yakın olmasıdır. Ona göre Ordu bu duruma alışmalıdır da. Zira Ordu Korutürk'e mesafeli ilişkilerine ve yer yer ters düşen vizyonuna rağmen 7 yıl birlikte yaşayabilmiştir. Sakallıoğlu'na göre bu nedenle rejimin niteliğini ilgilendiren "Komünizm" ve "Bölücülük" diye ifade edilen "Kürtçülük" konuları gibi asgari konuların dışında olması kaydıyla komutanlarla ters düşebilen AP'li bir politikacının da pekala Cumhurbaşkanlığı yapabileceği düşüncesine götürmesinin doğal olduğunu, bu nedenle Demirel'in Cumhurbaşkanının kişilik, rol, işlev ve seçim yöntemine ilişkin yeni bir düşünsel çerçeve geliştiriyor oluşu, seçim turlarının uzayıp gitmesini ve akabinde askerlerin 12 Eylül müdahalesini gerektiren meşrulaştırma nedenlerinden birisini oluşturduğunu belirtir.(108)

Demirel'in sivil iradeyi güçlendiren kurum olarak emniyet teşkilatına ve Ordu'ya yaklaşımı:

Arcayürek'e göre Demirelin "Demokratik Cumhuriyeti" korumada Ordunun üzerine düşeni sıkıyönetim yoluyla yapmasından ziyade polis ile yani emniyet kuvvetleri bastıracağını tercih edeceğini belirtir.(109) Bunda Demirelin deneylerin verdiği bir ders olan "Gelirlerse gitmezler" kuralına dayandırdığı açıktır. "Orduyu 'İlla ki Olduğun Yerden Çık, müdahale et diye kışkırtıyorlar bütün bu olayları polis ile bastıracağını" demektedir. Sakallıoğluna göre iç meselelerde SK'nin emniyet
teşkilatı gibi kullanılması düşüncesinin temelinde, Devletin "Demokratik Otorite"sini artırıp askeri otoriteye bel bağlamayacağı düşüncesinin önemli payı olduğunu söylemektedir. (110)

"SK 'nin isyanlar hariç iç güvenliği sağlamakta kullanılmasının yanlış olduğunu burada da görüyoruz. Devlet bütün bu olup bitenlerden bir şeyler öğrenmelidir. İç güvenlik meselelerinde iyi yetişmiş polis ve kolluk kuvvetleri sorunun çözümüdür. Asker caydırıcı güç olarak muhafaza edilmeli ve çok büyük zaruret olmadıkça kullanılmamalıdır. İyi eğitilmiş ve cihazlandınlmış polis teşkilatı, Türkiye 'de gelecekteki müdahalelere çok büyük engel teşkil edecektir(111)

Ancak Demirel'in emniyeti güçlendirme ve reform yapma düşüncesi, uygulama şansı bulamamıştır.Bir yandan Demirel ve AP kurmayları Sıkıyönetim ilan edilince Polis ve Jandarmanın Sıkıyönetim Komutanlarının emrine girdiğini, olayları engelleme de gösterilen ve Polisin performansını da kapsayan büyük başarısızlığın tümüyle Sıkıyönetim makamlarına ve onları askeri yönden sorumlu oldukları Genel Kurmay Başkanına ait olduğunu tek ve değişmez bir tez olarak savunurken, öte yanda komutanlar (Evrenin anılarında da görüldüğü gibi) Polisin ve İstihbarat gücünün yetersizliğini bu başarısızlığın belli başlı gerekçesi sayarak gelmiş geçmiş iktidarlara suç payı çıkarmaktadırlar.(112)

Abdullah Uraz'a göre Demirel'in bir özelliği de tavizci olmaması, telifçi oluşudur.(113)

Abdullah Uraz, Demireli siyaset sahasında tamamen silmek için çalışmalar yapılmak istendiğini belirtmektedir. Ancak yine de Demirel'in gücünden istifade etmek istiyorlar ve Bülent Ulusu'nun (Kendilerinin eski Kuvvet Komutam) 12 Eylül Dönemi Başbakanının kuracağı partiye devlet Partisine Kore usulü partiye Demirel'den destek isteniyordu. Demirel ise bu teklifi reddetmiştir. 12 Eylül ihtilalcileri ülkede Kore usulü bir rejim düşüncesinde idiler,veya öyle telkinlere sahip çıkmışlardı. Bu maksatla önce Evren daha sonra Ersin Paşalar ve bunu takiben Genelkurmay başkanı Necdet Uruğ paşa Koreye gitmişlerdi. Evren ise Koreyi övüyordu, birisi iktidar birisi bunlara muhalefet vardı. Evren Türkiye'de bunu düşünmekteydi. (114)

Demirel, Evrenin anılarına verdiği cevapta Evrenin kendisi ile SK'i karşı karşıya getirmeyi amaçladığını belirtir. "Ben hem Silahlı Kuvvetlere teşekkür ederim etmişim, hem de sıkıyönetim
görevini yapmamıştır demişim. Sayın Evrenin söylediğimi anlayamamış olması doğaldır. Çünkü aklı fikri hep müdahalededir, ve aklı sıra beni SK lerle karşı karşıya getirmeyi amaçlamaktadır. Ben SK'lerden değil darbe planlayıcısı komuta heyetinden şikayetçiyim. SK'i sıkıyönetimde başarılı kılmayan, bu "komuta heyeti "dir. Nitekim silahlı kuvvetler sayesindedir ki onun caydırıcılığı sayesindedir ki 11 Eylül günü akan kan 13 Eylül günü durmuştur. Herhalde milletde tarihte bu tabloyu ibretle bakmaktadır. "Kan devraldık"diyorsunuz bizde "kan bıraktınız"diyoruz. Yalan mı(115)

Demirel, Polis-Jandarma, Asker üçlüsünün olayları bastırmada gösterdikleri zaafı kasdi bir nedene, komutanların-Ordunun tüm kademelerinin olmasa bile bir müdahele ortamının yaratılmasını bekleme sürecine girmiş olmalarına bağlar.

'12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen müdahale, daha Temmuz 1979'da ana rahmine düşmüş cenin 14 ay zarfında binlerce kişinin kanı ile beslenmiş, büyümüş ve 12 Eylül 1980'e gelinmiş. Kafada müdahale fikri varken, mücadele nasıl yapılacaktır ve niye yapılacaktır? Soru budur: 20 aylık sıkıyönetime rağmen 800 bin kişilik Ordu, 120 bin kişilik jandarma, 50 bin kişilik polisi ile Türkiye kan dökülmesini durduramamtş: aksine sıkıyönetimin başlangıcına nazaran, olaylar daha da azmış ve ülke zor bir durumun içine sürüklenmişti. Komplo, kumanda heyetinin işidir. SK'nin nüfuzunu kullanarak müdahale yapılacak ve daha sonra Kenan Evren ve arkadaşları bulunan 4 komutan 9 sene ikbale ermiş olacaklardır. (116)

Demirel ihtilali yapıp Devleti kurtaranların gün gelip milletin başına ayak bağı olacağına ilişkin düşüncelerini dolaylı olarak hikayelerle süsleyerek dile getirdiği Nazlı Ilıcak'a yazdığı mektuplarda anlatır"Buradan (Zincirbozan) tel örgü içine hiçbir yargı kararma dayanmadan kapatılan biz değiliz. Milletin hukukudur. Şayet Zincirbozan olayı varsa başkalarını hedef alan başka Zincirbozanlarda olur. Bu aslında 1960'larda Ankara'nın Eğriboz kasabasına bağlı Mahmutlar köyündeki 'İhtiyar Cennet Ana " adındaki bir köylü kadının ihtilali izah etmeğe gelenlere anlattığı "Dursun Hoca" hikayesine gelir. Cennet anaya diktaya doğru gitmekte olan bir idareyi devirdiklerini, memleketi kurtardıklarını söyleyenlere ihtiyar köylü kadının şöyle bir hikaye anlattığını belirtmektedir. Hikaye şudur:

-İstiklal harbi sırasında köyde erkek, eli silah tutan kimse kalmamış, köye eşkiya musallat olmuş, köylüler eğriboza gidip güçlü kuvvetli adam olan "Dursun Hoca'yı köye imam olarak getirmişler Hoca hem namaz kıldıracak, hem de köyü eşkiyadan koruyacak.

Kısa süre içinde hoca eşkiyayı püskürtmüş. Köy rahatlamış. Ama bu defa hoca köye musallat olmuş. Hoca "Yağ getirin, bal getirin, kuzu getirin, koyun getirin " demiş köylüler de "bizi eşkıyadan kurtardı. Hakkıdır " deyip bir dediğini iki etmezlermiş ama hoca daha ileri gidip işin içine ırz, namus meselesi girince, köylüler oturup "hoca, bizi eşkiyadan kurtarmaya kurtardı ama bu defa da hoca eşkiya oldu cennet ana 1960 methiyesi yapanlara "înşaallah sonunuz Dursun hocaya benzemez" demiş. Mamafih Neticede Cennet Ana kuşkulanmakta haklı çıkmıştır. Karışıklığa not vermemek için not. Tabii ki Türkiye 'yi kurtardık diyenler ile Dursun Hoca 'nın fiiliyatta benzerliği yoktur. Dursun köyü kurtarmıştı. Ama öbürleri kurtarmayı bir bahane olarak kullandılar, batırdılar.(117)

Demirel Abdullah Uraz'la yaptığı telefon görüşmesinde 12 Eylül müdahalesi hakkında onu tasvip etmemekle beraber ona karşı düpedüz bir tavır almanın da anlamsızlığı üzerinde duruyordu. "Yazılarında çok dikkatli olman lazım. Bize yakınlığın dolayısı ile bilhassa biz, 12 eylül 'ü tasvip edemeyiz, edersek buna şike derler. Bu defa idareye el koyanlar, bunun şike olmadığın göstermek için arkadaşlarımızı ezerler. 12 Eylül'ün karşısında da olamayız orta da bir vakıa var. Bugün karşısında olman ne ifade eder? demektedir. (118)

Demirel 1980 sonra Kenan Evren'in "Seçimle gelmiş bir parlemento ve hükümete iktidar devir edilecektir. Bizim memleket, idaresinde gözümüz yoktur. Demokrasiye geçilecektir. Bu asker sözüdür" meyanındaki açıklamasına ilişkin kaygılıdır.

"İşte taahhüdün özü, ülkeyi biz idare edeceğiz. % 92 oy aldık şimdi kurulacak partiler ve onları kuracaklar bizim dediğimiz gibi olacaktır. Milletin seçeceği milletvekilleri bizim verdiğimiz isimler olacaktır. Buna demokrasi denir mi ?. Bunun bir tek adı vardır. Diktatörlük.... İşte taahhüt- işte icraat bunun adına ahde vefa göstermemek derler." (119)

"Polis meselesi bütün komutanlar tarafından dile getirildi. Evet, aslında Türkiye 'nin iyi yetişmiş polisi olsaydı, belki sıkı yönetime hacet kalmazdı. Türkiye 'yi parçalamak için bu işe tahsis edilmiş çeşitli teşkilatların kaynattığı kazan, bugünkü polis teşkilatı ile Türkiye 'yi idare etmenin mümkün olmadığını göstermiştir. Polis teşkilatı görevini yapamadığı için SK'e görev düşmüştür.
Biz istiyoruz ki SK' bu çeşit görevler çok az düşsün. Onun için Olağanüstü Hal Kanunu'nu meydana getirelim diyoruz."(120)

Demirel buna paralel olarak MİT'den şikayeti vardı.MİT'in müdahaleleri önceden bilse de sivil otoriteye haber vermediğinden yakınır. "Genellikle mesela Angola 'da olan hareketleri biz biliriz de Ankara 'da olan hareketleri pek bilemeyiz"demektedir.(121)

Sakallıoğluna göre Ordu nazarında artık Demirel'in erken seçim ve bunun akabinde güçlenerek gelip anarşi olaylarını bastırma hedefi çok önemli değildir. Ancak yine de erken seçime İlişkin taleplerin, meclislerce alınacak kararın ve seçimin kendisinin böyle bir karar alınsa da alınmasa da Ordunun gittikçe artan siyasal belirleyiciliğine karşı simgesel bir çıkış olarak değerlendirir.(122)

Demirel darbe sonrasında bile siyasi mücadelesini devam ettirmiş kimi çevrelerce de rejimin demokratikleşmesi açısından vaızgeçilemez bir merci konumunu sürdürmüştür.Bu durum Abdullah Uraz'ın anılarında dile getirilir. 1982 anayasasından sonra 12 eylülden sonraki siyaset yapma yasağının olduğu dönemlerde Turgut Özal'ın kardeşi Korkut Özal'ın Demirel'e "Rejimi kurtarmak, yeniden kurmak sizin elinizde, sizden başka kimse yok, siyasetin ve siyasilerin hamisi sizsiniz. İsmet Paşa'da yok. Şu anda en güçlü sizsiniz, size güveniyoruz, dediği zaman Demirel gülüyor ve Inşaallah diyor.Abdullah Uraz'a göre O günkü demirel'in rejim ile mücadelesi "Kendisi için bir şey istiyorsa Namerddi" (123)

Abdullah Uraz, Demirel'in Büyük Türkiye Partisi kurulmadan önce İstanbul'a gelerek temaslarda bulunduğunu ve bu arada Bayar ile de görüştüğünü Demirelin Bayar'a 12 Eylül Konsey İdaresinin devlet partisini kurmak istediğini ve güdümlü bir demokrasi düşündüğünü, bunun ise ülke için rejim için hayırlı olamayacağını 1946'ya dönüş olacağını, yeniden o günlere gidilmesine imkan verilmemesi gerektiğini, Başkan olmasını istediğini yazmaktadır.(124)

Ancak bu girişimlere Ordu sıcak bakmamış ve 1980 öncesinin anarşik ortamına zemin hazırlayan zayıf iktidarlı hükümet dönemlerinin temsilcisi durumunda bulunan yasaklı siyasi temsilcilerin bir ayak oyunu olarak değerlendirilmiştir. Bu durum Evren'in konu ile ilgili basına yansıyan sözlerinde bulunabilir.

Kenan Evren Demirel'in ikazlarıma rağmen mahkum ve iktidar koltuğundan uzaklaştırılmış isimlerini burada tekrar etmeyeceğim bazı malum kişiler aylarca bizans entrikalarıyla hazırlıklarını sürdürmeleri sonucunda büyük Türkiye Partisi isminde bir parti kurdurarak, sahneye koydular ve bu partiye kapatılan bir siyasi partinin mensubu olup kendileri ne on sene müddetle siyasi yasaklama konulan kişilerin kardeşliğini, beş senelik yasaklamaya tabi kapatılmış partinin milletvekillerini, aynı partinin eski il ve ilçe belediye başkanlarıyla belediye başkalarını toptan kaydettirmek suretiyle kurulan bu partinin adıla amblemiyle ve kaydolunanlarıyla kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu bir gövde gösterisi halinde ortaya sergilediler.

Sevgili vatandaşlarım, o partinin adının nereden geldiğini biliyorsunuz, amblem olarak evvela arıyı seçtiler. Arı o eski parti başkanının mezun olduğu üniversitenin amblemi idi. onu belirtmek içindi, bitmedi başka bir parti de onu aldığı için vazgeçtiler. El yaptılar elin manası nedir: Seçime gittiği zaman vatandaşı mühürü alacak evet yerine basacak ya o demirden yapılmış Demiri elle bas, Demirel olsun onun için el işareti aldılar. Acaba bizi bu kadar saf mı sanıyorlar. Bunları anlayamayacak kadar?
(125)

Abdullah Uraz, Ordu temsilcilerinin stratejisinde Demirelsiz ve güdümlü bir siyasi yapılanmanın ön planda olduğunu belirterek Konseyin stratejisinde düşündükleri Kore usulü devlet partisini dönemi başbakanı Amiral Bülent Ulusu'ya kurdurmak istediğini ve Ulusu'nun istemeyerek de olsa aldığı talimat doğrultusunda temas ettiği liderlerin başında Demirelin yeraldığını ama bunu Demirelin reddettiğini bunun üzerine Turgut Sunalp'ın önderliğinde MDP' partisi kurulduğunu belirtmektedir. (126)
ikinci bölümün sonu...
SONUÇ

Türk sağının en önemli ve etkin siyasal partisinin lideri olan Demirel'in Orduya ilişkin izlediği strateji ve söylem Ordu-sivil iktidar ilişkisi açısından önemli sonuçları barındırır. Demirel'in liderliğindeki çizginin askere bakış açısı şu ana stratejiyi izlediği görülüyor. (127)

1. Askere yaklaşım çift söylemli olmuş, bazen askerle uzlaşmacı yolda yatıştırıcı bazen de husumet belirten milli irade merkezlidir. Bu iki söylemi bir arada kullanmaya çalışmıştır. Bu söylemlerin değişimi ve yönü, ülkenin içinde yaşadığı genel ortama siyasi gelişmelere, konjonktüre ve parti atmosferine göre şekillenir.

2. 1960'da darbe ile devrilen selefi partiden farklı bir çizgiye sahip olduğunu vurgulamak için yahut aynı sondan kaçınma amacı ile oldukça ürkek, uysal hatta titrek bir muhalefet çizgisi izlenirken, 1971'deki müdahaleden sonra Demokrasiler de çare tükendikçe devletin otoritesi artırılmalıdır inancına uygun hareket ederek devletin demokratik otoritesinin güçlendirilmesi için solun iktidara gelişini önlemek İçin asker ile işbirliği yapmayı denemiştir. Öncelikle solu kontrol etmek üzere kurulan DGM olmak üzere, sivil iktidarın iradesi yerine askeri iradenin ağırlığını hissettireceği Olağanüstü Hal ve Sıkıyönetim uygulamalarının öncülüğünü yapmıştı. Artık düzeni tehdit eder hale gelen örgütlü radikal sol karşısında kapitalist düzeni ve devlet ideolojisini savunmakta askeri bürokrasi ile ortaktı. Ancak bu söylemin bir sonucu ise Ordunun kamusal alandaki ayrıcalıklı konumunun desteklenmesi ve onun iktidarına boyun eğişi beraberinde getirmiştir.(
A.g.e. SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh:265)

Bunun sonucu olarak Ordu, CHP'den piyasa ekonomisinin siyasal koşullarını sağlama yönünde yararlandığı, kısır iç siyasi çekişmelerin sonucu ülkenin bir batağa saplandığı ortamda iktidarı elde etmek için yarışan bir güç haline sokmuştur. (
A.g.e. SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh :265)

KAYNAKLAR

53 Demirel'in 7.Büyük Kongre konuşması: s:16& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.123
54 Demirel: Gerçekler sh:21& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri,sh. 124
55 A.g.e. SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.126
56 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh. 131
57 AP 1973 seçim beyanı:5&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.132
58 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.135
59 Demirel, Milliyetçiler Birleşin, 199 &SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 136
60 
ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor:7 sh:339& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh. 179
61 AP genel Başkanı Süleyman Demirel 9.büyük kongreyi açış konuşması sh:41& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.138
62 Sonhavadis 8 Ekim 1978 & SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh. 141
63 EVREN Kenan ,Kenan Evren'in anıları sh:186 & SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh 143
64 Son Havadis: 11.1.1979 &SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 146
65 A.g.e.EVREN Kenan ,KenanEvren'in anılan, sh:241 & SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 149
66 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.150
67 Öymen Altan, Milliyet 22.9.1991 & SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh. 152
68 Cumhuriyet:20.3.1979&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.159
69 Birand, 12 Eylül: 1984&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh 165
70 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 164-167
71 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.173
72 9.Büyük Kongre 21.10.1978 Sh:29& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 165
73 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.173
74 Hürriyet yıllığı 02 Eylül 1976&S AKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 176
75 TBMM tutanakları: 16.02.1979&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,176
76 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.178
77 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.181
78 A,g.e ARCAYÜREK Cüneyt,sh 79 &SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.180
79 TBMM tutanak: 23.7.1980&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 182-183
80 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.184
81 BÎRAND Mehmet Ali,12 Eylül saat 04.00:161&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.189
82 A.g.e.EVREN Kenan,Evren anıları.: sh:305&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 189
83 A.ge.BİRAND Mehmet Ali, sh: 163&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh. 189
84 A.g.e.URAZ Abdullah  sh:92
85 A.g.e.URAZ Abdullah  sh:93
86 A.g.e. ARCAYÜREK Cüneyt,10;sh: 111 &SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.196
87
A.g.e. EVREN Kenan, sh:453&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh. 196-197
88 TBMM Tutanakları: 29.2.1980&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.201
89 EREN Orhan,Orhan Eren'in meclis konuşması, TBMM: 18.4.1980&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.201
90 A.g.e. ARCAYÜREK Cüneyt, sh:115& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.202
91 Erkanlı Orhan, Askeri Demokrasi sh:346&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh.205
92 TBMM tutanağı 29.2.1980: sh:314)&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh.205
93 A.g.e.EVREN Kenan,Evren'in anıları:43 l&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre sh.208
94 TBMM Tutanak:22.11.1979; slı: 198&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.213
95 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.213
96A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.220-222
97A.g.e. ARCAYÜREK Cüneyt, sh 470&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.224
98 Milliyet 14.11.1990-sh:224&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.224
99 Demirel darbeye teslim oldu: 25.8.1991&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.225 ,
100A.g.e.EVREN Kenan,sh: 438 &SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,sh.227-228
101 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.229-232
102 Fikret Bila, Demirel ve Ecevit anlatıyor Milliyet 27 Mayıs 1990,& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, sh.227-239
103 A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt,8;.sh:156&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre.AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.227-239
104 A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor:8.sh:157& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.236
105 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizrc,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.237
106 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.238
107 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.(244-246)
108 A.g.e.SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.246
109A.g.e.ARCAYÜREK Cüneyt,Cüneyt Arcayürek açıklıyor ;6, sh:41& SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.246
110 A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.246
111 Milliyet: 21 Kasım 1990&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.248
112 A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu ilişkileri, İletişim Yay. sh.251-255
113 A.g.e.URAZ Abdullah 1993 Demirel "Baba" Demirel'in büyük Türkiye kavgası Demokrasi ve Kalkınma sh:17
114 A.g.e.URAZ Abdullah 1993 Demirel ''Baba" Demirel'in büyük Türkiye kavgası Demokrasi ve Kalkınma sh:92
115 A.g.e.URAZ Abdullah 1993 Demirel"Baba" Demirel'in büyük Türkiye kavgası Demokrasi ve Kalkınma sh:94
116 Demirel den Evrenin anılarına yanıt; Milliyet: 18 Kasım 1990&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu İlişkileri, İletişim Yay. sh.255
117 A.g.e ILICAK Nazlı ,Demirelden Nazlı Ilıcak'a Zincirbozan Mektupları,Dem Yayınları 1990 sh: 84
118 A.g.e.URAZ Abdullah 1993 Demirel ''Baba" Demirel'in büyük Türkiye kavgası Demokrasi ve Kalkınma sh;102
119 A.g.e ILICAK Nazlı ,Demirelden Nazlı Ilıcak'a Zincirbozan Mektupları,Dem Yayınlan 1990 sh: 62
120 Nevzat Bölügiray: Sokaktaki Asker: sh:381&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu İlişkileri, İletişim Yay. sh.257
121 Nokta. 16.3.1986 sayi:10,&SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu İlişkileri, İletişim Yay. sh.257
122 A.g.e SAKALLIOĞLU Ümit Cizre,AP-Ordu İlişkileri, İletişim Yay. slı.262
123 A.g.e.URAZ Abdullah 1993 Demirel "Baba" Demirel'in büyük Türkiye kavgası Demokrasi ve Kalkınma sh:234
124 A.g.e.URAZ Abdullah 1993 Demirel "Baba" Demirel'in büyük Türkiye kavgası Demokrasi ve Kalkınma slı:242
125A.g.e ILICAK Nazlı ,Demireldeıı Nazlı Ilıcak'a Zincirbozan Mektuplan,Dem Yayınlan 1990 sh: 30
126 A.g.e.URAZ Abdullah sh:243
127A.g.e. SAKALLIOĞLU Ümit Cizre, AP-Ordu İlişkileri, İletişim Yay. sh:264

Devamı
    eposta       edit