14 Ocak 2026 Çarşamba

Yayınlandı Ocak 14, 2026 gön: ve 0 yorum

Uluslarası Hukuk

 

Prof.dr.Cevdet Erdöl

Akşam gazetesi


Devamı
    eposta       edit

9 Ocak 2026 Cuma

Yayınlandı Ocak 09, 2026 gön: ve 0 yorum

Grönland'ın tarihi

Grönland, Trump'ın Amerikanın bir parçası olması gerektiğini söyleyen çıkışıyla krizin odağı haline geldi. Hali hazırda Danimarka'ya bağlı özerk bir yapı ile bağlanan bir toprak parçası hakkında böyle bir söylemde bulunulması aslında başka Nato ülkesi ile ilişkileri çöpe atmak anlamına geliyor. Zira Nato ortağı bir ülkenin başka bir ülkenin toprağını almaktan söz etmesi durumu ile ilk kez yüzleşildi. Böyle bir girişim güçlünün hukukunu uyguladığı bambaşka bir değişime gittiğimizin de ayrıca bir habercisi.

Peki Grönland nasıl bir yer ? Danimarka ile ilişkisi ne ? Ayrıntılara inelim.

Grönlandın Tarihi 

 

Grönland, Kuzey Kutup Dairesi içinde yer alan, dünyanın en büyük adasıdır.

Grönland tarihinin en belirleyici ve uzun süreli yerleşimcileri, 10. yüzyılın sonlarında Kanada'nın Ellesmere Adası üzerinden adaya ulaşan ve günümüzdeki İnuit halkının ataları olan Thule kültürü insanlarıydı.

Thule halkı Sert iklim koşullarına sahip olan çevreye hakimiyetleri, önceki grupların tökezlediği veya geri çekildiği yerlerde hayatta kalmalarını sağladı.

Thule kültürü, zamanla adanın batı ve güney kıyılarına yayılarak, Grönland'ın temel yerli nüfus yapısını oluşturdu.

Avrupa ile Grönland arasındaki ilk teması, İskandinavlar gerçekleştirdi. 985 yılında, İzlanda'dan sürülen Erik Thorvaldsson, yani Kızıl Erik, adanın güneybatı kıyılarında yerleşim kurdu. Grönland teriminden türetilen kelime İskandinav dilinde "yeşil toprak" anlamına gelmektedir. Norveçli Vikingler, kurdukları kolonilerle Avrupa ile Grönland arasında kısa süreli de olsa ticari ve kültürel bir köprü kurdu. Norveç Krallığı, kolonileri resmi olarak himayesi altına aldı ve 13. yüzyılda Grönland, Norveç’in bir parçası haline geldi. Ancak, Küçük Buz Çağı'nın şiddetlenmesi, deniz buzunun artması ve Avrupa ile bağlantının kopması sonucunda, 15. yüzyılın başlarında bu İskandinav kolonileri gizemli bir şekilde ortadan kayboldu. Tarihçiler, bu yok oluşun sebebini iklim değişikliğine, yerli İnuitlerle yaşanan çatışmalara veya salgın hastalıklar gibi faktörlerin birleşimiyle meydana geldiğine inanmaktadır.

18. yüzyıla gelindiğinde, Grönland'ın Avrupa ile yeniden teması, denizcilik ve misyonerlik faaliyetleriyle başladı. Özellikle Danimarkalı misyoner Hans Egede’ nin çabaları, Danimarka’nın Grönland üzerindeki kalıcı kolonyal iddialarının başlangıcı oldu.

Danimarka, 1740'lardan itibaren Grönland üzerinde ticari bir tekel kurarak, adayı İzlanda ve Norveç ile aynı idari çatı altına aldı. Bu dönem, Danimarka sömürge yönetiminin başladığı dönemdir. İnuitler, Danimarka ile ticaret yapmaya zorlandı ve geleneksel yaşam tarzları yavaş yavaş Avrupa tarzı yerleşimlere doğru yönlendirildi. Misyonerlik faaliyetleri, İnuit dilinin (Kalaallisut) yazılı hale getirilmesi ve yerel kültürel pratiklerin Hristiyanlıkla harmanlanmasıyla sonuçlandı.

Grönland, kiliseleriyle Norveç Kralı ile resmi bir bağlantıyı simgeleyen bir dini karakol haline geldi.

Bu ataerkil sistem, büyük Avrupa göçünü engellerken ve bir dereceye kadar sosyal istikrar sağlarken, aynı zamanda ekonomik gelişmeyi de engelledi ve Danimarka devletine derin bir bağımlılığı pekiştirdi.

Daha sonraları Danimarka yönetimi Grönland'ı izole tutma politikası izledi. Ancak bu yalıtılmışlık politikası II. Dünya Savaşı sırasında ciddi bir şekilde sarsıntıya uğradı.

II. Dünya Savaşı sırasında, Danimarka Nazi Almanyası tarafından işgal edilirken, Grönland Amerika Birleşik Devletleri'nin koruması altına girdi ve Danimarka yönetiminden fiilen koptu. stratejik konumu nedeniyle bölgede Amerikan askeri üsleri kuruldu ve adayı Danimarka adına yönetmek üzere bir anlaşma imzaladı.bu da dış dünyayla eşi görülmemiş bir temas, modern teknoloji ve yerel ekonomiyi canlandıran ve sosyal yapıları derinden değiştiren yabancı para akışı sağladı.

Bu dönem, Grönland'ın dış dünyaya açılması ve modernleşme sürecinin hızlanması için bir katalizör oldu.

Savaş sonrasında, Grönland'ın stratejik önemi daha da arttı. Danimarka, Grönland'ı tamamen kendisine entegre etme yoluna gitti. Bu hareket yerel halk tarafından kurtuluştan ziyade asimilasyon olarak görüldü. 1953'te Grönland resmen bir koloni olmaktan çıkarak daha entegre bir bölge haline geldi.Danimarka Krallığı'nın ayrılmaz bir parçası olarak Grönlandlılara Danimarka vatandaşlığı ve Danimarka Parlamentosu'nda temsil hakkı verildi.

Bu dönemde eğitim, sağlık ve altyapı alanlarında büyük yatırımlar yapıldı. Ancak bu modernizasyon çabalarının bir olumsuz bir etkisi olarak geleneksel İnuit yaşam tarzının aşınmasına ve kültürel kimliğin sorgulanmasına yol açtı.

1970'ler ve 1980'ler, Grönland'da güçlü bir öz yönetim ve bağımsızlık hareketinin yükseldiği dönemdir. İnuitlerin kendi kültürel haklarını ve kaynaklarını kontrol etme arzusu siyasi bir hareketliliğe dönüştü. Bu çabaların somut sonucu, 1979 yılında Grönland’a geniş özerklik tanıyan Yerel Yönetim Yasası yürürlüğe girdi. Bu yasa ile Grönland parlamentosu kuruldu ve dil, eğitim ve sağlık gibi birçok konuda kontrolü yerel yönetime devretti.

1979'da Grönland Özerklik Hükümeti'nin (Nalakkersuisut) kurulması doğrudan Danimarka yönetiminden uzaklaşmayı hızlandırdı.

Özerklik, eğitim, sağlık ve kaynak yönetimi de dahil olmak üzere iç işlerinde önemli yasama ve yürütme yetkileri sağlarken, savunma, dış politika ve para birimi Danimarka'nın yetki alanında kaldı. Özerklik dönemindeki ilk büyük siyasi kopuş, 1985 yılında balıkçılık kotaları konusunda yaşandı ve Grönland'ın, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) ortak balıkçılık politikasının Gronland çıkarlarını yeterince korumadığı ilkesine dayanarak AB'nin öncüsü olan AET'den çekilmesine yol açtı. 

Tam egemenlik arayışı devam etti. En son büyük ilerleme, 2009 yılında Özerklik Yasası'nın yürürlüğe girmesiyle gerçekleşti. Bu yasa, Grönlandlıları uluslararası hukuk kapsamında ayrı bir halk olarak tanıdı ve Grönland dilini (Kalaallisut) tek resmi dil haline getirdi. En önemlisi, Özerklik Yasası, Grönland'ın kendi adalet sistemini, polis gücünü ve en önemlisi maden ve hidrokarbon gelirleri üzerinde mülkiyet hakkı talep etme hakkını kontrol altına almasına olanak tanıyan bir mekanizma sağladı.

Günümüzde Grönland, Danimarka Krallığı içinde kendi kendini yöneten bir bölge konumundadır. Siyasi yapısı, giderek artan bir bağımsızlık talebi etrafında şekillenmektedir. Ekonomik temeli büyük ölçüde balıkçılık, uluslararası yardımlar ve son yıllarda artan turizm ile ABD ve diğer ülkelerin askeri varlığına dayanmaktadır.

Grönland'ın jeopolitik önemi yeni deniz yollarının açılması ve maden kaynaklarının keşfiyle gittikçe artmaktadır. Ivittuut madeninde çinko ve kurşunun keşfi ve daha sonra kullanılmamış mineral ve hidrokarbon rezervlerinin varlığı ve kuzey kutup dairesindeki stratejik konumu ile küresel güçlerin giderek artan ilgisini çekmektedir.

Devamı
    eposta       edit

8 Ocak 2026 Perşembe

Yayınlandı Ocak 08, 2026 gön: ve 0 yorum

Chess Openings Academy

 

chessopeningsacademy 

Satranç açılışlarını geliştirmek için yapılmış faydalı bir program. Yapılan tekrarlı öğrenme sistemiyle hamlelerin ardındaki strateji iyice pekiştiriliyor. 

Devamı
    eposta       edit

6 Ocak 2026 Salı

Yayınlandı Ocak 06, 2026 gön: ve 0 yorum

Venezuela ve bazı gerçekler


    Venezuela devlet başkanı Maduro adeta Deltaforce oyunundan alınmış bir sahne gibi ABD askeri güçleri tarafından operasyonla kaçırıldı. Amerika'nın izlediği bu yöntem uluslarası ilişkiler açısından yeni bir döneme işaret ediyor.

Peki Maduro neden hedefteydi? Venezuela, Amerikanın çıkarlarını tehdit eden ne gibi çizgi izliyordu? Dünyada neden böyle bir ülke ve lideri hedef haline geldi incelemeye değer.

Ama bana göre sebep tamamen Venezuela'nın  kaynakları itibariyle son derece zengin bir ülke olması.

Benzer bir zenginliğe sahip Gronland'ın ve Kanada'nın Amerikanın bir parçası olması gerektiğini Trump vurguluyordu. Belli ki bu konuda çeşitli planlar yapılıyor.

Venezuela, sahip olduğu zengin doğal kaynakları nedeniyle dikkat çekiyor.Petrol rezervi açısından Dünyanın beşte biri büyüklüğüne sahip. Doğalgaz rezervleri itibariyle dünyada sekizinci. Ayrıca çok değerli altın madeni kaynaklarını barındırıyor.

Peki nasıl oluyor da yer altı ve yer üstü bu kadar doğal zenginliği olmasına rağmen ülke bu kadar fakirleşti. Bunda dış ülkelerin uyguladığı ağır ambargaların payı büyük olsa da öngörüden yoksun israfçı yönetimlerin ülkeyi bu hale getirdiğine kuşku yok. Ülkeden 9 milyona yakın kişinin başka ülkelere göç ettiği söyleniyor. enflasyon oranı yüzde binlerden bahsediliyor.

Asker ve polis maaşlarının 50-60 dolar, bir generalin aldığı ücretin 200 dolara yakın olduğu belirtiliyor. Peki bu kadar zenginliğe rağmen bu ülke nasıl fakirleştirildi. Kendi petrolünü ve kendi kaynaklarını satamaz hale getirildi.

Asılnda Venezuela'nın çizgisinden bizim ülke olarak almamız gereken çok ders var. Demokrasiden  yoksun ,uzak görüşlü olmayan yönetimin izlediği politikalar ülkenin gelir kaynağının adaletsiz bir şekilde bölüşülmesine, kendi ülke halkının içindeki yapının bozulmasına ve dış ülkelerin müdahalesine zemin yaratmaktadır.

Devamı
    eposta       edit

31 Aralık 2025 Çarşamba

Yayınlandı Aralık 31, 2025 gön: ve 0 yorum

Kuranı Kerimin derinliklerine yolculuk


Kuranı kerim de gökbilim, botanik, zooloji, biyoloji ve Dünya'nın doğal yapısıyla ilgili pek çok ayetler var. Bu yazıda bunlara ışık tutuluyor.

KURANI KERİM, yüzyıllardan beri, pek çok konunun ilham kaynağı oldu. Dünyadaki binlerce kitaplıkta, Kuranı Kerim'le ilgili sayısız eser bulunuyor. Tefsir, hadis, fıkıh, Kuran Kerim'e doğrudan bağlı bilim dalları­dır. Ayrıca, Kuranı Kerim felsefe, mantık, gramer, şiir ve roman konularında sayısız esere yön vermiş ve etkilemiştir. Binlerce bilim adamı, on dört yüzyıldan bu yana, sanki bir denize dalar gibi Kuran'ın derinliklerini arıyorlar. Fakat şurası biliniyor ki, henüz bu denizin dibine ulaşılamadı. Hatta bu ben­zetme Kuranı Kerim'in içinde de yer alır:

"Rabbimin kelimelerini yazmak için deniz­ler mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tüken­meden, denizler tükenir. Denizlere destek olsun diye bir mislini daha getirsek, yine yetmez." (Kehf süresi ayet 109)

Eski sözcüklerle yeni bir sistem

Kuranı Kerim'de kullanılan Arapça sözcükle­rin hemen hepsi İslam öncesi dönemde de kullanılıyordu. Bu sözcükler, vahiyden sonra kullanılmaya başlanınca, ortaya yepyeni bir durum çıktı.

Aslında, sözcükler 7. yüzyıldan beri kulla­nılıyordu. Ama anlamları değişikti. İslamiyetle, özellikle Kuran'la birlikte, aynı sözcükler kullanıldığı halde, yepyeni bir sis­tem ortaya çıktı. Bu sistemin içinde sanki olmayan yoktu!

Uzayda olanlar 

 

 Kuranı Kerim birçok konuda olduğu gibi, evrenin gizemine de ışık tutuyor. Galaksilerin dengeleri ve aralarındaki ölçülü uzaklıklar, Allah'ın emrindeki kozmik güçler tarafından sağlanıyor (üstte).


"Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yükselten, sonra arşa hükmeden ...Allah'tır." (Ra'd Suresi - Ayet: 2)

"Buyruğu olmaksızın yere düşmemesi için göğü O'nun tuttuğunu görmez misiniz?"(Hacc Suresi - Ayet: 65).

 Bu iki ayet, evrendeki düzeni işaret ediyor. Bilindiği gibi, gökcisimlerinin, yani gezegen­lerin, yıldızların ve galaksilerin birbirlerine olan uzaklıkları ve büyüklükleri orantılıdır. Uzaklık çekim güçlerini etkiler. Gökcisimleri, birbirlerine yakın oldukları ölçüde çekim dengesi sağlarlar. Bu dengede olabilecek en küçük bir değişiklik, çarpışmalara ve evrensel facialara neden olabilir. Yani, gök kütleleri aralarında maddi destekler olmadan O'nun (Allah'ın) emrindeki kozmik güçler tarafın­dan dengede tutulurlar.

Evrenin genişlemesi

"Göğü gücümüzle biz kurduk: Biz onu genişle­tici kudrete sahibiyiz." (Zariyat Suresi - Ayet:47

Bu ayet, evrenin genişlediği teorisi ile ilgi­lidir. Temel varoluş kuralı, uzaklıktır. Astro­fizikte evrenin yaratılışındaki temel kavram budur. Dağılan parçacıklar kuramı, bir diğer görüştür. Sabit bir sonsuz enerji noktasından, dairesel kuşaklar halinde dağılmalar ve geniş­lemeler oluşmaktadır. Sonuçta, evren sürekli olarak genişlemektedir.

Modern astrofizik, bu genleşmenin baş­langıç anının on milyar ışık yılı önce olduğunu kabul ediyor. Bu ölçü, madde evreninin yarı­çapıdır. Son araştırmalarda, radyo-teleskoplar bu genleşme hızının, ışık hızına yakın bir hızla sürdüğü düşüncesini kuvvetlendiriyor. Böylelikle sürekli bir yaratılış oluşuyor.

İslam düşünürü Muhiddin Arabi, "Füsus'ül Hikem" adlı eserinde Allah'ın devamlı var ediş sıfatı­nın (Hallak sıfatı) aralıksız sürdüğünü anlatır.

İnsanın uzaya çıkması

"Ey cin ve insan toplulukları: Göklerin ve yerin çevresini aşmaya gücünüz yetiyorsa geçin; ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsi­niz." (Rahman Suresi - Ayet: 33).

Fransız yazar-araştırmacı, Prof. Dr. Maurice Bucaille'ye göre, bu ayet mistik bir anlam taşımıyor. Allah görünmez varlıklar olan cin­lere ve insanlara hitap ediyor. Geçip, başka âlemlere gidilebileceği, ama bunu yapacak insanların ve cinlerin, Allah'ın verdiği bir güce muhtaç oldukları anlatılıyor.

Bu güç nedir? Günümüz uzay teknoloji­sinde kullanılan yakıtların sağladığı güç mü? Gelecekte bulunacak yeni bir enerji kaynağın­dan sağlanacak güç mü?! Yoksa, insanın ken­dinde, özünde var olan bir güç mü? Herhalde çağın gelişme hızına göre, bu sorunun cevabı bulunacak.

"Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan çıkmaya koyulsalar, 'Gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik' derler." (Hicr Suresi -Ayet: 14-15).

Bu ayet iki ayrı anlamda yorumlanıyor. İlki madde ötesi âlemle ilgili. Bilinmeyen boyutların kapısı açılırsa, insanoğlunun göre­cekleri, hiç de alışılan cinsten olaylar olmaya­cak. Bir diğer yorum ise, uzaya çıkan insanoğlunun, gördüğü güzelliğin karşısında duyduğu hayranlıktır. Astronotlar, simsiyah uzay boşluğunun üzerinde, milyonlarca ışıl ışıl yıldızdan, mavi bir bilye gibi duran Dünya'dan ve gümüşi renkli Ay'dan, çoğu zaman büyüleyici bir görünüm olarak söz ettiler.

Evrenin sonsuz gizemini insanoğlu çözebilecek mi? Kuranı Kerim, insanların ve cinlerin ancak, Allah'ın vereceği bir güçle evrene açılabileceklerini anlatıyor.

Zooloji ve botanik

"Sizin için gökyüzünden su indiren O'dur: Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik." -(Tâ-Hâ Suresi - Ayet: 53).

"Her türlü üründen çift çift yetiştiren, gün­düzü geceyle bürüyen de odur." (Râ'd Suresi -Ayet: 3).

Bütün bu ayetlerle anlatılanların ortak özelliği şu: Üremenin ve çoğalmanın erkeklik ve dişilik Özelliklerine bağlı yasalarla oluş­tuğu, Kuran'ın meydana getirildiği dönemde (7. yüzyıl) bilinmiyordu. Bu yüzden bu ayetler bazı yorumcular tarafından zooloji, botanik ve biyoloji bilimlerinin temeli olarak kabul edildiler.

"Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir." (Yâ-Sin Süresi - Ayet: 36).

Hz. Muhammed'in çağında henüz insanla­rın bilmedikleri şeylerin neler oldukları hak­kında çeşitli görüşler düşünülebilir. Günümüzde de gerek canlı âleminde, gerek cansız âlemde, öte yandan hem makro, hem mikro sistemlerde ikili yapıların veya ikili fonksiyonların varlığı belirlenmiştir. Ama, önemli olan, bilimsel yaklaşımla, bu tür Kuran yorumunun arasında görülen uyumdur.

Kuran ve beslenme 

Balarısı, Kuran'da adı geçen üç hayvandan biri. Balın insanlara olan yararları anlatılıyor (altta).
 
"Bal arısının karnından, insanlara şifa olan çeşitli renklerde bal çıkar." (Nahl Suresi -Ayet: 68-69).

Kuran'da insanlara tedavi amacıyla öneri­len, en önemli ve tek ayet budur. Balın, besin olarak sayısız faydaları bulunduğu artık inkâr edilmez bir gerçek oldu. Arı, Kuran'da adı geçen üç hayvandan biridir.

"Hayvanlarda da size ibretler vardır. Bağırsaklarındakiler ile kan arasından, içen­lere halis ve içimi kolay süt içiririz." (Nahl Suresi - Ayet: 66).

Yorumcular bu sureyi çok ilginç buluyor­lar. Bucaille'ye göre, modern fizyologlar için bu tefsir ya da çeviri yetersiz ve uygunsuzdur. Ama, 1973 yılında Kahire İslami Yüksek İşler Meclisi tarafından yayınlanan El-Muntahab tefsirinde anlam başkadır. Üstelik çağdaş fiz­yolojiye uygundur. Bu kitaptaki tefsir şöyle:

"Onların bedenlerinin içinde bulunan ve bağırsak muhteviyatıyla kan arasındaki birleş­meden çıkan ve onu içenler için içimi kolay olan saf bir sütü, biz size içecek olarak veriyoruz."

Bu tefsir uygundur. Çünkü, besin madde­leri bağırsaklarda kimyasal dönüşüm sonu­cunda, genel dolaşıma geçerler. Bu geçiş, ya lenf damarlarıyla doğrudan doğruya, ya kara­ciğer aracılığıyla dolaylı olarak kana geçerek oluşur. Bu bilgiler, Kuran döneminde bilin­miyordu. En azından, kan dolaşımını Kuran' dan bin yıl sonra, İngiliz bilim adamı Harvey buldu.

Cinsel yaşama yönelik ayetler

Kuran'ın doğru yaşam kurallarının nasıl olması gerektiğini ayrıntılarla belirttiğini söy­lemiştik. İnsanın, yaşamın her ortamında ve her türünde nasıl davranacağını, Kuranı Kerim'in birçok yerinde görürüz. Cinsel yaşam da, bunlardan biridir.

"O, erkek ve kadının beli ile göğüsleri ara­sından atıla gelen bir sudan yaratmıştır."

(Tarık Suresi - Ayet: 6-7).

Aynı ayetin çevirisi üzerinde çeşitli görüşler olduğu görülüyor. Beyrut Tıp fakültesi'nden Prof. Dr. A. K. Giraud'un çeviri ve tefsiri daha farklı:

"İnsan atılan bir sudan (meniden) yaratıldı. Bu su erkeğin ve kadının cinsel bölgelerinin birleşimi sonucunda çıkar."

Giraud'un çevirisinde dayandığı nokta, bu ayette geçen iki Arapça sözcüktür. "Sulb", erkeğin, "terâib" ise kadının cinsel bölgeleri anlamına gelir. Her iki görüşte de, cinsel yaşamın en önemli fonksiyonu özellikle vur­gulanıyor. Ayrıca Kuran'da kadınların korunmalarına da özen gösterilmiştir.

"Aybaşı halindeyken kadınlardan el çekin, temizleninceye kadar yaklaşmayın, sonra Allah'ın buyurduğu yoldan yaklaşın." (Bakara Suresi - Ayet: 222).

Burada uyarıcı bir ayetle karşılaşıyoruz. Öncelikle kadınların en hassas oldukları dönemde, cinsel ilişkiden uzak tutulmaları istenirken, hem ruh sağlıkları, hem de hijye­nik yönden korunuyorlar. Bu dönem geçtik­ten sonra da, ilişki için kadına nasıl yaklaşacağı erkeğe belirtilmiştir. Yani, cinsel ilişki için yaratılan yolun kullanılması gereki­yor.

Kuranı Kerim'de belirtmeye çalıştığımız, bu tür ayetlerin sayısı çok daha fazla. 

Kuran'la bilimlerin ilişkisini ele almanın sonu yok! Zaten bir yoruma göre ortaya çık­mış ve çıkacak olan bütün bilimler Kuran'da yer alıyor. İnsana onları bulup çıkarmak kalıyor.

---------------------------
 İnsan mutluluğu için
 

Kuran'ın içeriği incelendiğinde, onda iman, ibadet, davranış, bilim ve ahlak gibi çeşitli konularda ortaya konmuş emirlerin, yasakların ve öğütlerin bulunduğu görü­lür. Bunların yanı sıra, astronomik, fiziksel gerçekler ve insan anatomisiyle ilgili konu­lara işaret edilir.

Ama, Kuran'ın ana gayesi, insanların hidayete ulaşmaları ve doğru yolu bulma­larıdır. Allah'ın hoşnutluğunu kazan­mış olarak yaşamlarını sürdürmeleri, mutlu olmaları ve böylece ebedi yaşama ak alınla gitmeleri istenir. Bütün emirler, yasaklar ve öğütler aynı gayeye yöneliktir. Yer verilen bilimsel gerçekler, insana ken­dini tanıtmak, kendini buldurmak, düşündürmek ve gerçeği buldurmak içindir.

Kuran üç şeyin işbirliği ile okunur. Ağız, akıl ve kalp. Ağzın görevi, ağır ağır ve doğru olarak harfleri çıkarmaktır. Akıl, manayı düşünüp anlamak görevindedir. Kalp ise, bu manalardan gereken dersleri ve tesirleri almalıdır. Bir başka anlatımla, ağız okuyacak, akıl çevirip anlaşılır hale getirecek, kalp de kişinin o manaların gös­terdiği yöne yönelmesini sağlayacaktır.

Sonuçta amaç, Kuran ayetlerinin gös­terdiği yönde yaşamaya çalışmaktır. Ahlak güzelleşmelidir, Kuran aydınlığında insan mutluluğu ve Allah'ın hoşnutluğunu bulacaktır.

TAYYAR ALTIKULAÇ Diyanet İşleri Başkanı


"İnsan çalıştığı kadar bulur" (Ayet)


"Her şeyin başı Allah korkusudur" (hadis).  

Ata Nirün-Bilinmeyen Dergisi

Devamı
    eposta       edit

30 Aralık 2025 Salı

Yayınlandı Aralık 30, 2025 gön: ve 0 yorum

Sevgisizliğin nedeni

 

Bir ağaç çekirdeği sağlamken toprağa düşer ve ağaç olur, meyve verir; ama çürüdükten sonra ne ağaç olabilir, ne meyve verebilir. İnsan fıtraten sağlamdır; ne var ki yaban ellerde çürümeye terk edilince toprağa düşse de ağaç olamıyor, meyve veremiyor. Bütün acılarımız, sevgisizliğimiz özümüze yabancılaşmamızın sonucu.
Devamı
    eposta       edit