
18. yüzyılda Aydınlanma hareketi doğarken, onunla ilişkili olarak
liberalizm de palazlanıyordu.
Gerçekten, Adam Smith 'in damgasını taşıyan liberalizm, özel girişimin,
devletin etkisinden üstün olduğu varsayımından yola çıkıyordu;
hükümetlerin iktisadi alana müdahale etmesi kötü bir şeydi; olsa olsa
istisnai olmalıydı. Liberalizmin, siyasal alanda, yönetenlerin baskısına
karşı bir etkisi de görüldü; böylece bireyler, söz konusu baskıya karşı
"özgürlükler" le donanmalıydı.
Ne var ki, hayatın akışı, liberalizmin söylediklerinde, neyin ne kadar
doğru ya da yanlış olduğunu ortaya koydu: Kapitalizmin ve sermayenin
sömürmesi oraya vardı ki, artık, yönetenlerin müdahalesinin özgürlükler
için her zaman zararlı ve tehlikeli olduğunu düşünmeyiz. Tersine, kimi
durumlarda, devletin müdahalesi olmazsa, özgürlüklerin kullanılması
anlam kazanmaz. Böylece, kimi özgürlükler, iktidara direniş olmaktan
çıkmıştır; yönetenlerin sınırlanması da ideal değildir.
Bakıştaki bu değişme, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, "sosyal devlet" ve
"sosyal haklar" ın doğuşuyla anlam kazanmıştır ve söz konusu değişmede,
Marksizmin ve Keynes 'in etkisi yadsınmaz.
Ancak, hatırlamalı da: 2. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından,
Batılı devlet ve özgürlük anlayışı gözden geçirilirken, Batı
proletaryasına, Sovyetler Birliği'nde gerçekleşenlere gözleri kaymaması
için bir ödün verilmiştir. Böylece, Batı proletaryasının gözlerinin
önüne bir duman perdesi çekilmiş oluyordu. Nitekim, Sovyetler
Birliği'nin yıkılmasının ardından, bu ödün de çekilip geri alınmıştır.
Söylemeli de, bu süreç 1990'lardan önce başladı ve yıkılıştan sonra da
hızlandı.
Yapılanlara, "yeni liberalizm" adı kondu.
Türkiye'nin, 1980'lerle başlayan dönemde ve bugün yaşadıkları da bu
sürece dahildir: Sosyal devlete saldırı ve sosyal hakların geri alınışı;
özelleştirmeler, her şeyi piyasa güçlerine bırakıp devletin silinişi;
dahası, 23 Devrimi'nden kalan ilkeler ve mirasın çiğnenmesi, bu sürecin
gerçekleridir.
(....)
Batı'da, Keynes'in attığı önemli adımlara karşın başta Hayek 'in,
ardından -geçen günlerde ölen- Milton Friedman 'ın sürdürdükleri
aydınlanma ve sosyal adalet düşmanlığına bakıp, yaptıklarının bir "yeni
liberalizm" le adlandırılmalarında bir terslik görmüyor değildik.
İletişim Yayınları'nda yeni çıkan, Francisco Vergara 'nın, Liberalizmin
Felsefe Temelleri adlı eseri bizi aydınlattı.
Kitap, kendisini şöyle tanıtıyor: "İnsan haklarının, özgürlüğünün
savunulmasında bir referans olarak varlığını koruyan klasik liberalizme
karşı, insanın vahşi ve dizginlenemez hırslarının meşrulaştırıcı olarak
kullanılan bir liberalizm tanımı da... Varolmuştur. Klasik liberalizmin
incelenmesi, ne yazık ki liberalizm olarak adlandırılan sığ ve aşırılığa
varan düşünce akımına karşı bir panzehir konumundadır. Bu akımın
temsilcileri (Milton Friedman ve Friedrich Hayek vb.) kendilerini klasik
liberallerin (özellikle Adam Smith'in) mirasçıları olarak ilan etmişler
ve çoğunlukla öyle adlandırılmışlardır" deyip, kitap, "bu iki düşünür
ailesini ayıran ilkelerin derin farklılığını göz önüne sererek, söz
konusu soy zincirine" karşı çıkıyor.
Demek ki, liberalizm adına bir sahtekârlık var ortada.
Server TANİLLİ